“Paylaşmak Güzeldir.” Bu ifade, beş yaşındaki oğlum Hasan Sadi’nin dilinden düşürmediği sözdür. Abur cubura her çocuk bayılır. Bizimkiler de öyle. Şimdi her market, her AVM, her park abur cubur dolu. Birinden kaçsak diğerine yakalanıyoruz. Abur cubursuz gün geçmiyor. Çocukların bayıldığı abur cuburları bir türlü sevemedim. Benim çocukluğumun atıştırmalıklarına benzer yanları yok. Hasan Sadi, ne aldırdıysa mutlaka bana tattıracak. Bunu huy edindi. Elindeki yiyeceği uzatır, kibarca reddederim. “Ben abur cubur sevmem ki” derim. Israr eder ve son kozunu kullanır:
“Paylaşmak Güzeldir. Paylaşmak Zorundayız.”
Bu sözü bizden öğrendi. Ben, karım ve çocuklarım sık tekrar ederiz. Hasan Sadi sofrada da aynı. Sevdiği şeyi tattırmadan, ikramını kabul ettirmeden bizi rahat bırakmaz. Hep aynı laf:
“Paylaşmak Güzeldir. Paylaşmak Zorundayız.”
Bu inancını ve alışkanlığını köreltmemek için ne uzatırsa tadına bakarım. Öyle mutlu olur ki, yüzünden okurum. Onun mutluluğu bana da yansır. İçin için sevinç fokurdamaları yaşarım. Büyüyünce de paylaşımcı olması için dua ederim.
Paylaşımcı bir ailede büyüdüm. Arkadaşlarımla da çok şey paylaştım. Simit, ekmek, mısır, çekirdek, balıklı şeker, misket, kitap, kalem, silgi, sigara, ayakkabı, gömlek, kıravat, daha neler neler…
Şöyle geriye bir yolculuk yapın. Çocukluğunuza dönüp bakın. Paylaştığınız şeyler bir bir gözünüzün önüne gelir. Ne güzel günlerdi diye içinizden geçirirsiniz. Çünkü, paylaşmak güzeldir. Gerçekliktir ve gerçek duygudur. Paylaşmak, eylemden çok manevi haldir.
Kadir Abi
Yazılarımı takip edenler bilir, benim Ankara’da bir Kadir abim var. Onunla dostluğumuz yıllara uzanır. Kadir Tan Karamanlıdır, Kır Mahallelidir. Karaman’dan 18’inde ayrılmış, bir daha dönmemiş. Bir Karaman sevdalısıdır. Emekli polis başmüfettişidir.
Karaman’da ev yaptırdı. Arada bir uğrar, Karaman kokusunu ve evinin önünde kurulan Cumartesi Pazarı’ndan damak tadının aradığı ne varsa onları alır, döner Ankara’ya. Benim gibi, sevdiği üç beş dosttan başka kimseye uğramaz. Sessizce gelir, sessizce gider.
Kadir abim, kendi ifadesiyle, çocukluğunda fakirliğin çukurunda mücadele eden bir ailede büyür.
Hayatı ve ekmek kavgasını çocuk yaşta öğrenir. Kadir abimin o yıllarda çok samimi olduğu bir arkadaşı vardır. Onların durumu daha vahimdir.
Hamur Ahmet
Kadir Tan, ortaokulda ve Karaman Lisesi birinci sınıfta iken Ahmet Cankat ile kankadır. Ahmet naif, kibar ve duygusaldır. Böyle olduğu için lakabı “Hamur”dur. Kadir abi de öyledir. Kadir abi, kankası Hamur Ahmet gibi duygulu bir kişiyi hayatı boyunca tanımamıştır.
Kadir abiyle Hamur Ahmet’in ortak yanları sadece yoksullukları değildir. Çok iyi anlaşırlar. Biri macır, biri Çerkestir. Birbirini bütünleyen iki dostturlar. İkisi de sinemaya tutkundur. Her hafta sinemaya giderler. Hikayemizin can damarı da sinemadır.
Film Paylaşılır mı?
Karaman’da Yeni Sinema vardır. Yeniliği Eski Sinema’dan sonra yapıldığı içindir. Bu sinemaların kapısından geçmemiş Karamanlı yoktur. Sinema yenidir ama filmleri eskidir, gecikmeli gelir. Kadir abi ile Hamur Ahmet her hafta bir kez Yeni Sinema’nın kapısının önünde buluşur. Her seferinde ikisinin cebinden çıkan para tek kişilik bilet almaya yetecek kadardır.
İki can dostu çözüm üretir: Bir bilet alırlar. Kapıda nizamiye nöbetçisinden daha dik duran, biletten başka hiçbir şeye bakmayan Kerim Kuru vardır. Kuruluğu soyadından dolayıdır. Onun yanına varırlar. “Biz bir bilet aldık. Filmin ilk yarısını birimiz, ikinci yarısını diğerimiz izleyecek. Olur mu?” diye sorarlar.
Olur, niye olmasın. “Bir biletle ikiniz de içeriye girin” demekten daha kolay formül önerilmiş. Burası yol geçen hanı değil ya…
Simit paylaşan, gazoz paylaşan, bayram yerinde salıncak paylaşan, bisiklet kiralayıp paylaşan duydum da sinema paylaşan duymamıştım.
Filmin ilk yarısını bir hafta Kadir abi izlemiş, ikinci yarısını Ahmet… Bir sonraki hafta ilk yarıyı Ahmet, ikinci yarıyı Kadir abi. Yaşları 15-16. Gençliğe ilk adım attıkları yıllar.
Daha sonra kim hangi yarıyı izlemişse o bölümü anlatmış ve filmin sonunu birlikte paylaşmışlar.
Bu Dünya Hamurlar İçin Zor
Hamur Ahmet erken yaşta dünyadan ayrılmış. Onun öyküsü çok hazin. Yürek parçalayıcı. Canına kıymış. Kadir abi kankasını asılı görmüş. Tam bir travma.
Bu dünya “hamurlara” ağır geliyor. Onlar her şeye katlanamıyor. Yaşamak ağırlarına gidiyor. Bir gün Karaman’dan portreler yazarsam Ahmet Cankat’ı anlatırım.
Kadir abimin gözleri dolar Ahmet’i anarken. “Bir kere, tek bir kere yan yana film izleyemedik. Bir filmi birlikte izleyemedik. Parasızlık dendi mi ilk aklıma bu gelir” diye içli içli ağlar.
Ne Anlatırsa Güzel Anlatır
Kadir abim güzel insandır. Ne anlatırsa onu çok güzel anlatır, detaylar verir. Onu dinlerken masallar ülkesine gidersiniz, tatlı tatlı dinler, renkleri görür, kokuları alırsınız. Öyle derin anlatır. Belki parasızlık, yoksulluk yüzünden Yeni Sinema’da oynayan eski bir filmi paylaşmanın bereketidir.
Hayatı film olan insanlar var. Film gibi kurgu insanlar var. Benim filmini bile paylaşan dostum var. İyi filmler dostlarla izlenir. Cömertlik ve ikram meziyettir. Paylaşmak ise güzeldir, sinema bileti olsa da.
Kadir abiyle Hamur Ahmet’in tek bilet formülünün öyküsü, filme çekilse Türkiye’de “Cennet Sineması” olarak gösterime giren
1988 İtalyan yapımı Giuseppe Tornatore’nin ‘Cinema Paradiso’nun pabucunu dama atar. Meraklısına, dünya klasiği olan bu filmi izlemelerini öneririm.
Sinema üzerine hatırladığım güzel filmlerden biri de “Kahire’nin Mor Gülü” dür. Woody Allen’ın yönettiği fantastik filmdir.
Sinema ile hayaller arasında kurulan köprüyü de unutmamak lazım. Firuzan’ın “Benim Sinemalarım”ı okunacaklar listenize ilave edebilirsiniz. Bu kitaptan uyarlanan Hülya Avşarlı filmini hatırlatmakla yetineyim. İzleyip izlememek size kalmış.
Not 1: “Ankara’da Bir Hödük Karamanlı” başlıklı yazı çok kişinin merakını celbetti. Arayıp, “Bu hödük kim?” diye soran öyle çoktu ki… Hepsine cevabım aynı oldu: “Çevrenize bakın, görürsünüz. Hem de çok sayıda.” Bazılarına “Aynaya bak, göreceksin” demek istedim. Ama ah o zoraki nezaket, engel oldu.
Not 2: Karaman’daki hödükleri yazmamı isteyen okurlar oldu. Kusura bakmasınlar, ihaleyle iş almak gibi. Ben istediğimi, istediğim gibi yazarım. Önerilerden mutluluk duyarım ama siparişe gelemem. Bir de Karaman’ın işlerine burnumu sokmamaya çalışıyorum. Bir girersem bir daha çıkamayacağımı biliyorum. Karaman’ın hödüklerini teşhir işini “Karaman sevdalısıyız” diye yola çıkanlara vermeniz daha uygun olur. Ama yeri geldikçe bazılarını anlatacağımı da bilmenizi isterim. Şimdilik birini yazdım bile: “Öküz olmak isteyen kurbağa.” Kendini şişiriyor, henüz patlamadı. Şişmeye devam ediyor, öküz olmaya kararlı. Bakalım, tanıyabilecek misiniz?