Diyarbakır Baklavası ve Karamanlı Arif Çavuş

1970’li yıllarda Ankara’daki üniversite öğrenciliğim döneminde bir arkadaşımın maruz kaldığı çirkinliği anlatmıştım. Hatırlayın, bitiremediği kabak tatlısından arta kalanı hemşehrisi ve ev arkadaşına yedirmek yerine çöpe gitsin isteyen bir üniversite öğrencisinin hamlığını ve hödüklüğünü yazmıştım. Uç örnek. Böylesi az bulunur diyebilirsiniz. Olay, hem Karamanlı iki arkadaş arasında geçtiği hem de çok aykırı bir durum olduğu için aklımda detaylarıyla ve dün olmuş gibi kalmış.

Hödük ve ham Karamanlıyı bir gün yazacağımı biliyordum. Karaman‘ın eski Belediye Başkanı Kâmil Uğurlu‘nun Arif Ağa’nın Tuz Değirmeni adlı kitabını okurken, bir baklava hikayesi ile karşılaştım. İki garip askerin dostluğunun güzel bir örneğiydi okuduğum satırlar.

Kâmil Uğurlu‘nun babası Arif Ağa, Diyarbakır’da askerdir. Yıl, 1920’lerin başı olabilir. Henüz Cumhuriyet kurulmamıştır. Konya‘daki Aslanlı Kışlada eğitilmiş ve çavuş olarak Diyarbakır’a gönderilmiştir. Gerisini kitaptan alıntılıyorum.

“Diyarbakır‘da bir pazar günü yakın dostu Pirlepeli (Kuzey Makedonya’nın güneyinde yer alan bir şehir) İbrahim ile çarşı iznine çıktılar. İbrahim iri yapılı, saf, tertemiz bir delikanlıydı ve çavuşu Arif‘in bir dediğini iki etmiyordu.

Çavuşun cebinde yirmibeş kuruş harçlığı vardı. Bu para yarım okka baklavaya yetiyordu. Diyarbakır esnafı o zamanlar tatlıları okka ile veriyordu ve bir porsiyon yarım okkaya yakındı.

Garip İbrahim’in parası yoktu. Baklava yemek istiyorlardı ve bir kişilik paraları vardı. Birkaç dükkâna girip çıktılar, fiyatlar hep aynıydı. Yalnız, esnaflardan biri ceplerindeki parayla onlara tatlı verebileceğini söyledi. Sevinerek masaya oturdular ve bir okkaya yakın tatlıyı iki genç adam keyifle yediler. Şakalaştılar ve şükrettiler.

Hesabı ödemek için Çavuş, tatlıcıya cebindeki bütün sermayesini aktardı. Esnaf teşekkür etti ve parayı aldı. Dükkândan çıkmak üzereydiler ki, adam:

–Çavuş seninki tamam, fakat bu asker de yirmibeş kuruş verecek! Demez mi…

Ona, masaya otururlarken bu kadar paraları olduğunu beyan ettiklerini, onun bu miktarı kabul ettiğini anlattılar.

Adam:

–Hayır, ben bu paranın ancak bir porsiyona yeteceğini söyledim, dedi ve siz yanlış anlamışsınız deyip İbrahim’in yakasına yapıştı. Şaşırdılar. Ne yapacaklarını bilemediler.

İbrahim, çavuşuna:

–Sen paranı ödedin, dışarı çık, beni bekle, dedi.

Yakasını esnafın elinden kurtaran İbrahim:

–Sen eşkıya mısın be adam, önce olur dedin, şimdi yakamı topluyorsun. Bırak beni, dedi ve adamı silkeleyip attı. O da dışarı çıktı.

Esnaf, çaresiz, arkalarından baktı ve onlara şöyle beddua etti:

–Haram zıkkım olsun…Yarın ahirette bunu misliyle alacağımı unutmayın…

İbrahim, gülümseyerek:

–Olur, ahirette sana bunun iki mislini öderiz. Yaz bir kenara.

Dedi. Gülüşerek oradan ayrıldılar. Dicle nehrinin kıyısında oturup keselerinden iki cıgara sardılar ve keyifle tüttürdüler.

Dicle her zaman olduğu gibi deli-bozuk akıyordu. Delikanlıların damarlarındaki kan gibi.”

Kendi kendime sorduğum olur; “Adamlığın, cömertliğin, dostluğun ve paylaşmanın kumaşını dokuyan tezgah yoksulluk mu? Bunlar genetik şifremizin kodlarında mı mevcuttur yoksa sonradan kazanılan erdemlerden midir? Veren el daha hayırlı denilmesine rağmen almak isteyen el sayısı neden daha çoktur?

Yoklukta birbirine sırt veren iki asker arkadaşının baklava öyküsü bir yanda, bitiremediği bir lokma kabak tatlısını ev arkadaşının yemesini istemeyen Karamanlı zengin çocuğu bir yanda. Adamlık ve cömertlik her bedene yakışmaz, her gönülde yeşermezmiş. Ağalık, beylik dönemi kapandı ama cömertlik kapısı kıyamete kadar açık olacaktır.

Ahmet Tek