Ankara’nın Maltepe semtinde Nokta durağında Rumeli İşkembecisi vardı. Başkentin şöhretli mekanıydı. Rumeli İşkembecisi semt değiştirdi, yeni şubeler açtı, hâlâ faaliyette ve hâlâ popüler.
Ankara’da yaşayıp Maltepe Camii’nin yakınındaki Rumeli’ye uğramayan, çorbasını içip tatlısını yemeyen çok az olmuştur. Bol kepçe işkembe çorbasını en lezzetli haliyle sunmasının yanı sıra sütlaç, aşure, irmik helvası ve kabak tatlısıyla meşhurdu. 7/24 hizmet verir, boş masa zor bulunurdu.
1970’li yıllarda Ankara’da farklı üniversitelerde okuyan Karamanlı iki genç, Maltepe civarında bir bekar evini paylaşıyordu. Gençlerden birinin ailesi Karaman’ın zenginlerindendi. Bu yüzden o para sıkıntısı çekmeyen şanslı öğrencilerdendi. Ev arkadaşı ise yoksul sayılan bir ailenin çocuğuydu ve mezuniyetinin sonuna kadar meteliğe kurşun attı, temel ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlandı. O yıllarda öğrencilerin büyük bölümü yoksul ya da kıt kanaat geçinen orta-alt gelir grubuna mensup ailelerin çocuklarıydı.
Zengin ailenin cüzdanından parası eksik olmayan çocuğu Rumeli’yi erken keşfetti. İşkembesini ve kabak tatlısını öve öve bitiremedi. Bir gece, paralı olan öğrenci, ev arkadaşına “Haydi Rumeli’ye gidelim. Çorba içeriz” dedi. Para sıkıntısı hiç bitmeyen arkadaşı, hemen yanıt vermedi, zihninden bir hesap yaptı. Daha önce defalarca dinlediği çorbanın lezzeti ve gençliğin bastırılmayan iştahı ile parasına kıymaya karar verdi. Ev arkadaşını biraz olsun tanıyordu. Başkasına ikram etmesini bilmeyen, para harcarken eli titreyen, gerçek anlamıyla cimriydi. Hesap ödemek mi, işkembe çorbası ikram etmek mi? Allah korusun, öyle kötü alışkanlıkları olmayan biriydi (!)
İki arkadaş çorbalarını söylediler ve garsonun önlerine koyduğu dumanı tüten kâseye kaşıklarını daldırdılar. Genç iştahına çorba nasıl dayansın? Kaşla göz arasında, üstelik koca bir ekmeği katık ederek, silip süpürdüler. Zengin ailenin paralı oğlu, “Buranın kabak tatlısı gibisini başka yerde yiyemezsin” dedi, ardından siparişini verdi.
Çorba hesabıyla bile o ayki bütçesini sıkıntıya sokan arkadaşı, kabak tatlısına verecek parası olmadığı için sesini çıkarmadı. Masaya kabak tatlısı geldi. İri iri büyük dilimler ve üzerinde ceviz parçacıkları. Kehribar gibi parlayan dilimleri görüp de canı çekmeyen bir Allah’ın kulunu mümkün değil gösteremezdiniz.
Paralı genç, kabak tatlısına ortasından daldı, bir dilimden büyükçe bir parçayı koparıp ağzına attı. İlk lokmadan sonra arkadaşına döndü, “Yumuşacık, çiğnemeye gerek yok, ağızda eriyor. Yok böyle lezzet” dedi.
Parasız genç yanıt vermedi. Yutkundu, gözlerini kabak tatlısından ve masadan kaçırıp duvarlara, girip çıkan müşterilere çevirdi. Gözü başka yerde olsa da aklı kabak tatlısındaydı.
Rumeli’de fiyatlar öğrenci için yüksekti ama porsiyonları büyüktü. İlk defa giden müşteri çift porsiyon gelmiş sanırdı. Paralı öğrenci “Ben bunu bitiremeyeceğim, tıkandım” dedi, çatalı kabak tatlısının kalan parçaları arasına bırakıp, tabağı ileriye itti.
Arkadaşı, kabağın tadına bakmak istiyordu ama bunu söylemeye çekindi. Sonra bir anda karar verdi ve “Kalan kabağı ben yiyebilir miyim?” diye sordu. Arkadaşı, “Yiyebilirsin. Kalanları zaten çöpe dökerler” diye bilmiş bilmiş konuştu.
Arkadaşı kabağın tadına baktı, beğendi ve iki lokmalık tatlıyı anında bitirdi. Arkadaşının dediği gibiydi, yumuşacık ve damakta eriyen lezzet bombalarıydı. Tadına doyamadı ama kahrolasıca nefis yatışmıştı. Arkadaşına teşekkür etti. O gün çorba parası ödemek ona ağır gelmişti ama kabak tatlısının tadına da baktığı için değmişti. Kendine kızmaktan vaz geçti.
Bu hal üç kez daha tekrarlandı. Para sıkıntısı bitmeyen öğrenci, sadece işkembe çorbası sipariş ediyor, arkadaşı ise kendisi için mutlaka kabak tatlısı söylüyordu. Her seferinde tatlıyı bitiremiyor, birkaç parça da olsa kabak kalıyordu. Arkadaşı da izin isteyip kalan tatlıyı afiyetle yiyordu.
Yine bir gece, derslere ara verip Rumeli’ye gittiler. Çorbalarını içtiler. Paralı olan öğrenci yine kabak tatlısı istedi. Yine bitiremedi, tabakta küçük bir parça kaldı.
Arkadaşı “Yiyebilir miyim?” der demez, patladı: Hayır! Yiyemezsin!
Şaka yapmıyordu, üstelik kızgın ve gergindi. “Parasını ben ödüyorum, kalanını sen yiyorsun.” diye devam etti. Para sıkıntısı bitmeyen öğrenci, kıpkırmızı oldu. Bugüne kadar yediği kabaklar sanki eline, yüzüne bulanmış, o yüzden teninin her yanına kırmızılık yapışmış gibi hissetti. “Ben yemesem onlar çöpe dökülmeyecek mi?” diye sıkılarak fısıldadı. Diğeri ”Çöpe gitsin, parasını ödediğim şeyi niye sana yedireceğim ki” diye son vuruşunu yaptı.
İşkembenin de, kabağın da, o güzel gecenin de ve hatta sonraki günlerin de keyfi kaçtı. Paralı için değil, artan kabak tatlısını yiyen öğrenci için elbette. İki ev arkadaşı Rumeli’den çıktı, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’ndan yürüyüp, Demirköprü’den evlerinin olduğu sokağa yürüdüler. Hiç konuşmadılar.
Para sıkıntısı bitmeyen öğrenci, bir süre sonra kendine yeni bir ev ve yeni ev arkadaşları buldu. Dost canlısıydı, kendisiyle barışık bir insandı. Okulunu bitirdi, akademik kariyer yaptı. Şimdi bir başka ülkede branşının en üst basamağında. Hocaların hocası, saygın bir bilim adamı kimliğiyle öğrenci yetiştiriyor.
Ankara’daki ev arkadaşı ise mezuniyetinden sonra Karaman’a döndü. O da mesleğini icra ediyor. Onun için gençlik dönemi dahil hiç arkadaşı olmadığı söylenir. Zenginliği hakkında bilgim yoktur. Bilmem ki hamlığı devam mı eder, kendine yeni bir sayfa mı açtı? Hödüklüğün çocuk yaşta ele geçirdiği kişiyi, mezara kadar bırakmadığını okumuştum bir yerlerde. Yani hödüklük mezarda da kişiye yoldaş olacak. Herkes suçu, ayıbı ve sevabıyla sırlanır. Hödüklükten de hesaba çekileceğiz.
“Hocaları Hocası”, zarafet timsali güzel insan bu olayı hiç unutmadı. Bir dönem YÖK’te görev yaptı. Ankara’ya her gelişinde bana uğradı ve o günü adeta yeniden yaşadı. Bu olayı anlattığında ilk tepkim “Vay hödük” diye bağırmak olmuştu. İkramı bilmeyen ve kabalık yapan insanlar o günden beridir benim için birer hödüktür.
Ankara, Rumeli İşkembecisi, işkembe çorbası, kabak tatlısı, üniversiteli iki genç Karamanlı, hödük sıfatını ilk kez kullandığım gün ve diğer yazdıklarımı bana hatırlatan şey, Kâmil Uğurlu’nun Arif Ağa’nın Tuz Değirmeni kitabı oldu. Kitapta, iki askerin Diyarbakır’da baklava yediklerine ilişkin bir öykü var ki, bir başka yazıya kaldı.
Karaman’dan portreler çizmeye devam edeceğim. Öyle renkli insanlar var ki… İsmini açıklamaktan kaçınıp cömertliğin dibini bulan biri de bizden, bitiremediği kabak tatlısını arkadaşına yedirmek yerine çöpe dökülmesini isteyen hödük de bizden.
Necip Fazıl, Sakarya Türküsü’nde ne demiş:
“Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; Birinden nur akar; birinden kir.”
Kentler de öyle; ister payitaht olsun, ister kendini arayan kadim şehir… Bir kaldırımında cömertler yürür, bir kaldırımında hödükler… Allah bizi cömertlerle dost kılsın, onlarla yoldaş etsin. Hödüklerin kabalığından ve omuz darbelerinden korusun.
Hatıralar, hatıralar, hatıralar… Bilmem ki nerelerden çıkıp gelirsiniz, böyle habersiz? Hatıralar gelir ve gider. Başına buyruktur, “sen de gitme ne olur” demene fırsat vermez, alıp başını çeker gider. Geldiği yeri de gittiği yeri de sır gibi saklar. İzinsiz gelir, eyvallahsız gider. Hal böyleyken hatıralara güvenmek doğru mu?
Ahmet Tek