İnternet ansiklopedisi “Vikipedi”, hemşehrimiz Prof. Dr. Ömer Dinçer’i, “Türk akademisyen, bürokrat ve siyasetçidir. 2011 ve 2013 yılları arasında Millî Eğitim Bakanı olarak görevlendirilen Dinçer, 2009 ve 2011 yılları arasında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı görevini sürdürmüştür. Ayrıca 2003 ve 2007 yılları arasında Türkiye Başbakanlık Müsteşarlığı yapmıştır.” diye tanımlamış.
Özgeçmişine ilişkin bilgiler arasında Ömer Dinçer’in en üstün vasfına yer verilmemiş. Ömer Dinçer, akademisyenlikte 45. yılına girerken, profesörlükte 30 yılı doldurdu.
Ömer Dinçer’in akademik yönünü değerlendirme ve hocalığına puan verme densizliğini gösterecek değilim. Ama Ömer Dinçer’in güçlü bir kalemi olduğunu, Türkçeye hakkını veren yazarlar arasında yer aldığını söyleyebilirim.
Ömer Dinçer’in yayınlanmış eserlerinden “Siyasetnameleri Yeniden Okumak / Bir Yönetim Bilimci Gözüyle Geleneksel Siyasi Düşünce”, “Bilirken Susmak”, “Türkiye’de Değişim Yapmak Neden Bu Kadar Zor”, “Hüner ile Güher / Geleneğin İzinde Modern Bir Fabl” adlı kitaplarını okuyup içeriğine ve kullandığı zengin kelime dağarcığına hayranlık duymayacak bir eleştirmen gösteremezsiniz. Bir dönem, Habertürk gazetesinde köşe yazarlığı da yapan Ömer Dinçer’in okuyucu sayısı yüzbinleri geçiyordu. Bir okur ve eleştirmen gözüyle değerlendirdiğimde, Ömer Dinçer’in eserleri hem içerik hem güzel Türkçesiyle dikkatimi çekmiştir.
Ömer Dinçer’in, yakınlarda anılarının bir bölümüne yer verdiği kitabı yayınlanacak. Merakla bekliyorum. Ardından yine bir anı kitabı gelecek.
Ömer Dinçer, yalnızlık ve ölüm üzerine yazdığım bir yazı üzerine beni aradı. Sohbetimiz sırasında, anıları arasında yayınlanacak olan, asistanlığı döneminde başından geçen bir olayı kaleme aldığını söyledi. Metni istedim, gönderdi. Bir solukta okudum. Dramatik bir hikaye. Kurgu değil, gerçek. Hayatın içinden. Ömer Hoca’dan izin istedim; hikaye Karamandan.com’da yayınlansın, dedim. Uygun gördü. Her olay gibi yazıların da zamanı vardır. Bu yazı uzun süredir bekliyordu. “Güle Güle Dostum! Mekânın Cennet Olsun” başlığıyla yayınlanan ve Işık Hancı’nın yalnız yaşadığı evindeki ölümünü anlattığım yazının ardından Ömer Hoca’nın yazısının tam sırası diye düşündüm.
YALNIZ ÖLÜM
Hastaneden hüzünlü bir yorgunluk içinde eve dönerken, “Yalnızlık gerçekten çok zor. Kalabalıklar içinde kimsesiz olmak ölümden ağır. Yalnız ölmek ise en kötüsüdür” diye düşündüm.
Bugün yaşadıklarım hiç beklenmedik bir şekilde ve çok hızlı gelişmiş, olup bitenler hakkında hiç düşünme fırsatı bulamamıştım. Sabahtan beri yağan ahmak ıslatan yağmura, etrafımdaki kalabalıkların ve olayların farkında olmadan yürüyen dalgın bir insan gibi evime dönüyordum. Oysa dalgın değildim, çevremdeki her şeyi görüyordum ama bakmıyor ve anlamaya, yorumlamaya çalışmıyordum. Kafamdakiler beni yeterince meşgul ediyordu.
Önce olup bitenleri hızla hatırlamaya çalıştım…
*
Karagümrük karakolunun hemen arkasında, Muhtesip İskender mahallesi Nakkaş Levni sokakta, kaldırım üstünde kalan pencerelerinden nefes almaya çalışan bodrum bir katta, küçük bir dairede kalıyordum. Dostlarım mahalle ve sokak ismine bakınca tarihi bir semtte kaldığımı zannederdi ve şanslı olduğumu düşünürlerdi. Hâlbuki sokağın geçmişle bağını kuran, yeni ve kötü bir imalat eseri olan betonarme binanın karşısındaki, yıkılmaya yüz tutmuş iki katlı ahşap evden başka bir iz yoktu.
Bu ahşap ev sokağın, geçmişte kendi akranlarından oluşan geleneksel bir mahallenin varlığını belgeleyen yaşlı ve yalnız bir sakini idi. Yer yer çürümüş ve dökülmüş dış kaplamasıyla kendisine karşı yapılan tacizlere bile tepki gösteremeyecek, pejmürde kıyafetli bir miskini andırıyordu. Hafifçe yana doğru eğilmiş, zamanın acımasız etkilerine sabırla direniyor, hayatta kalmaya çalışıyordu.
Bu binaya her bakışımda, belki de hayatımda yaşayacağım acı bir hikâyenin kahramanı olacağını bilmeden içim hüzünle dolar, ürperirdim.
Tıpkı bu ahşap konak gibi yalnız, onun gibi çevresine hüzünle bakan, onun gibi çaresiz ve saygıyla ölümünü bekleyen bir kadın görürdüm pencerede. Konuştuğunu veya sokakta yaşayan diğer insanlarla komşuluk yaptığını gören olmamıştı. Anlamsız ve umutsuz bakan gözlerine karşın dudakları sürekli kıpırdayıp dururdu, bu yüzden başımı öne eğerek verdiğim selamları alıp almadığından emin olamazdım.
*
O sabah uyandıktan sonra, Şükrü
– Abi, sabaha kadar inleyen bir ses duydum, ancak sokağın yabancısı olduğum için çıkıp bakamadım. Komşulardan biri rahatsızlandı galiba, dedi.
Zaten gece sokağa çıkmak büyük riskti. Hastalanan insanlar bile çıkmaya cesaret edemezdi. 12 Eylül askeri darbesi henüz yeni olmuştu ve hala gece yarısından sonra sokağa çıkma yasağının devam ettiği günlerdi. Kardeşim Şükrü önceki akşam ziyarete gelmiş, konuşmalar uzayınca benim bekâr evimde kalmaya karar vermişti. Sanki içime doğmuş gibi,
– Karşı komşu kadın olmasın, dedim.
Cevap vermesini beklemeden pencereye uzanarak eve baktım. Dikkat çekecek bir durum yoktu. Yine de üzerime bir mont alarak dışarı çıktım, her zamanki penceresinde görünmüyordu. Ancak sokağa çıktıktan sonra, evinin önündeki taş kaldırım üzerinde boylu boyunca yattığını fark ettim. Telaşla yanına yaklaştım, inlemeleri çok düşük tonda devam ediyordu, yarı baygın haldeydi. Hafif hafif yağan yağmurda ıslanmış ve kaldırım tozlarından oluşan çamura bulanmıştı. Çok tuhaf bir durumdu, gün doğalı hayli vakit olmuştu ve sokakta hayat çoktan başlamıştı, ama onunla kimse ilgilenmemiş görünüyordu. Yaklaştım, başının altına elimi koydum ve
– Teyze dedim, ismini bilmiyordum çünkü. Neyiniz var, ne oldu? Üzerine doğru eğildiğim ve dikkatle dinlediğim halde zor duyabileceğim sesle,- Çok hastayım, dedi. Yine de kaldırımda yatıyor olmasını anlamamıştım.- Niçin burada yatıyorsunuz? diye sordum, bu kez. Bir hastanın yorgunluğunu ve onu sorularla bunaltmanın gereksizliğini düşünmeksizin.
Ama o yine aynı çaresiz ses tonuyla, hayatım boyunca aklımdan çıkmayacak, hatırladıkça kulaklarımda çınlayacak bir cevap verdi.
– İçeride ölürsem, kimsenin haberi olmaz.
Donup kalmıştım, hiçbir şeyi duymaz ve hissetmez olmuştum. Herkesin herkesi tanıdığı, ihtiyaç olunca yardımına koştuğu, ölüm yolculuğunun başladığı anda (sekerat hali) tanıdıkların baş ucuna toplanıp Yasin okuyarak uğurladığı bir tecrüben gelen komşum belli ki, büyük şehir hayatının duyarsızlığına düçar olmak istemiyordu. Evin içinde yapayalnız ölmek ve günlerce fark edilmeden öylece kalmak korkusu ölüm korkusunu bastırmıştı. Ölümü bekleyen bu yalnızlık içime işlemişti. Onun korkusu benim duyarsızlığım ve sorumsuzluğum muydu? Kendimi suçlu hissetmiştim. Bu duruma gelene kadar nasıl olmuştu da daha yakından ilgilenmemiştim. Gerçi ailelerin yaşadığı küçük bir sokakta bekar olarak aidiyet duygum zayıftı. Sabah erken saatlerde çıkıp akşam geç saatlerde dönmek de benim sokakla güçlü bir ilişki kurmama mâni oluyordu. Ama yine de sokak sakinleriyle daha fazla ilgili olabilirdim. Vurgun yemiş gibiydim. Kendimi güç bela toparlamaya çalışarak, yapamadıklarımı telafi etmek ve suçumu affettirmek duygusu içinde bir kez daha sorudum.
– Sizi doktora götürmemi ister misiniz?
Sonra birden sorum bana çok anlamsız geldi. Hastaya doktor isteyip istemediğini sormuştum. Cevap vermesini beklemeden telaşla doğruldum, endişelerim artmıştı, kadın cevap vermeden bayılmıştı. Hemen bir taksi bulmaya koştum. Allahtan ana cadde fazla uzakta değildi, bir taksiyi çevirdim ve sokağa doğru yönlendirdim. Ben aynı telaşla tekrar sokağa doğru koştum.
Taksi fazla gecikmeden gelmişti. Hastayı kaldırıp arka koltuklara yatırmak için çabalıyordum ama onu kaldırmaya gücüm yetmiyordu. Bir dizi çabadan sonra tek başıma başaramayacağımı fark ettim ve yardım istemek için doğruldum. Bir kez daha şok yaşadım. Sağlı sollu apartman dairelerinden insanlar seyrediyorlar ama hiçbiri yardım etmeyi aklına getirmiyordu. Taksi şoförüne rica ettim, seyredenlerden hastayı arabaya taşıyabilmek için yardım istedim. Pencerelerinden hiç ayrılan olmamıştı. Anlaşılan herkes bir başkasının yardım edebileceğini düşünüyor, kendisini yükümlü hissetmiyordu. Bu kez en yakın pencereden bir kadın seyirciye (!) hitap ederek, hastayı kaldırmamıza yardım etmesini istedim. Ben mi, şeklinde eliyle kendini göstererek emin olduktan sonra, şaşkınlık içinde aşağıya indi. Yağmur hızını biraz artırmış, ıslanan kadın iyice ağırlaşmıştı. Biz de ıslanmaya başlamıştık. Zar zor üç kişi hastayı taksinin arka koltuğuna yatırabildik. Şoför hemen hareket etti, Vakıf Guraba Hastanesine gidecektik.
Hastaneler bölgesine çok yakındık, Çapa, Cerrahpaşa, Vakıf Guraba ve daha birçok özel hastane vardı. Özel hastanelere götüremezdim, asistanlık maaşımla masrafları karşılayamazdım. Üniversite hastanelerine hiç yolum düşmemişti. Daha önce bir hasta ziyareti nedeniyle Vakıf Guraba Hastanesine gitmiştim. Bana daha tanıdık geliyordu. Ayrıca hem vakıftı hem de garipler ve yoksullar için kurulmuştu. Hızla acil servise ulaştık. Etraf çok kalabalıktı, hastalar ve çaresizce bekleyen yakınlarının oluşturduğu kasvetli bir hava hakimdi. Hiç kimseye aldırış etmeden doğrudan acil servis hasta bakım kliniğine girdim. Bir doktor ve hemşire şaşkınlık içinde bana baktılar, bulundukları odada yataklar ve birkaç sedye hastalarla doluydu, olanlarla baş etmeye çabalıyorlardı. Yüz ifademden gerçekten acil bir durum olduğunu anlamış olmalılar ki, bana öfkeyle çıkışmadılar, anlattıklarımı tepkisiz bir şekilde dinlediler. Hasta arabada baygın yatıyor dememe aldırmadan, ‘halimizi görüyorsun, başka nöbetçi doktor da yok, biz ilgilenemeyiz, Cerrahpaşa’ya veya Çapa’ya götürün’ dediler. İtiraz edemedim, beyaz önlüğün verdiği güçle, ısrar edersem azarlanacağımı sezmiştim.
Beni dışarıda hasta ile bekleyen taksi şoförüne Çapa’ya gidelim, dedim. Yol uzadıkça taksi ücreti de artıyordu. Ama maliyeti hesaplayacak bir durum yoktu, ortada. Hasta hala arka koltukta baygın yatıyordu ve üstelik pek düzgün bir zemine sahip olmayan yollarda hoplaya, zıplaya gidiyor, onu daha çok hırpalıyorduk.
Hiçbir hastane bizi kabul etmedi. Hasta elimde kalmıştı. Taksi şoförü mızmızlanmaya, zaman kaybettiğini ve başka işleri olduğunu söylemeye başlamıştı. Üstelik üzeri çamurlu hastanın yattığı yerleri temizlemek zorunda olduğunu da hatırlatıyordu. Her hareketimizde söyleniyor ve öfkeyle bakıyordu. Sonunda bana ‘hastanızı arabamdan indirirseniz, sizden para almayacağım, yeter ki beni serbest bırakın’ dedi. Tekrar Vakıf Gurabaya götürürse orada, hastayı arabadan indireceğime söz vererek, eğer onu sedyeye aktarabilirsek beklemeden ayrılmasını tembihledim.
İlk hastaneye tekrar dönmüştüm. Hastanelerin acil servislerini gördükten ve onca tecrübeden sonra hiç umudum kalmamıştı. Doktora emrivaki yapacaktım. Nitekim öyle de oldu. Hastaneye varınca doğruca acil servise gittim, kararlı bir şekilde olanları anlattım ve en azından bir kere olsun hastayı görmelerini istirham ettim. Önce arabadaki hastaya bakamayacaklarını bahane ettiler. Boş duran bir sedyeyi kaptığım gibi dışarıya çıkardım, hemşire beni takip etti mecburen, sonra hastayı sedyeye aldık, hala baygındı. Bu arada şoförün veda bile etmeden, ortadan kayboluşu kayda değerdi. Hemşire bu kaçıştan şüphelenmiş ve ‘bugün cumartesi hastayı kabul kaydı yapamayız’ diye beni uyarmıştı. Cevap vermedim, sadece başımı salladım.
Doktor hastayı görünce durumun vahametini anlamıştı. Telaşla hemşireye bir serum hazırlamasını ve bir iğne yapmasını söyledi. Hemşire de hızlı hareketlerle denileni yaptı. Hastaya serum takıldı ve iğne yapıldı. Bu arada bana hastanın adı, bu duruma nasıl geldiği, daha önce rahatsızlıklarının neler olduğu gibi sorular sormaya başladılar. Hiçbir bilgimin olmadığını, hastayı tanımadığımı ve onu bir kaldırım üstünden alıp geldiğimi anlatmaya çalışıyordum.
Tam bu esnada hastada hafif bir kıpırdanma oldu, hemşire hemen koşup kayıt belgelerini getirdi, hasta kısa süre sonra gözlerini açtı, sanırım iğne ve serum etkili olmuştu. Doktor ve hemşire hemen hastanın yüzüne doğru eğilerek adını, ne tür ağrısı olduğunu sormaya başladılar. Hele hemşire ısrarla ‘adınız ne?’ diye tekrarlıyordu. Kadın şakın bakışlarla etrafa göz gezdirdi, bitkindi, konuşacak hali yoktu. Bu arada beni fark etti, gözümün içine baktı, ağır hareketlerle dirsekleri üzerine doğrulmaya çalışarak, bana döndü ve şükran dolu bir içtenlikle
– Allah senden razı olsun, dedi.
Defalarca ismi sorulan ve hiç cevap veremeyen hastanın, son söyledikleri hepimizin duyacağı kadar tonluydu. Sonra bütün gücü tükenmiş bir halde başını sedyeye koydu. Dudakları hafifçe kıpırdadı ve gözleri kapandı.
*
Hastayı morga kaldırdılar. Bir ismi yoktu dolabın üzerine yazılacak…
*
Eve güç bela dönebildim. Neredeyse akşam olmuştu ve yağmur şiddetini artırmıştı. Tüm hafta sonu yağmur yağmaya devam etti. Odamda ayağa kalktıkça karşı evin boş penceresine bakıyordum. Olup bitenler hiç aklımdan çıkmıyor ve ismini dahi bilmediğim komşum için hüzünleniyordum. Bana bakışı gözlerimin önünden gitmiyor, son sözleri kulaklarımda çınlıyordu.
Haftanın ilk günü doktorların ricasını yerine getirmek ve gerekli evrakları imzalamak için tekrar hastaneye gittim.
*
Kimsesizler mezarlığına defnedilmişti. Cenaze duasında birileri var mıydı, bilmiyorum. Acele etmişler, benim gelmemi dahi beklememişlerdi.
Baş ucuna konulan taşın üzerine de isim yazılmamıştı.
*
Birkaç gün sonra karakoldan aradılar ve rahmetlinin ölüm belgeleri için şahitliğimi istiyorlardı. Karakoldan dönerken büyük bir gürültü duyuldu. Kısa bir süre sonra bizim sokağın giriş kısmından tozlar yükselmeye başlamıştı. Hemen koştum, gözlerime inanamadım. Ahşap konak olduğu yerde yıkılmıştı. Olaya şahit olanlar, zaten harap olan konağın birkaç gündür yağan yağmura daha fazla dayanamadığını söylüyorlardı. Gerçeği ise sadece ben biliyordum. Konak birlikte hayata tutundukları biricik dostunun, kendisini ayakta tutan desteğin yokluğuna dayanamamıştı.