Monna Rosa, Nebahat Çehre ve Karaman

Sezai Karakoç’un, 19 yaşında ve Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi iken yazdığı Monna Rosa şiiri, yaklaşık 70 yıldır tekrar tekrar okunup ezberleniyor. Monna Rosa nice aşıkların şiiri, nice yalnızların yoldaşı olmuştur.

Monna Rosa, sinema sanatçısı Nebahat Çehre’nin evlilik ve aşk hayatına da girmiş şiirdir.

Yılmaz Güney, çok yönlü bir sanatçıdır. On parmağında on marifet olanlardan. Özel hayatı ise karmaşıktır. Gece hayatını sevdiği bilinir. Aşk hayatı inişli çıkışlıdır. Sevgisi de nefreti de sıradan hayatlara göre abartılıdır.

Nebahat Çehre, 15 yaşında Türkiye güzeli seçilince, Yeşilçam’dan davet alır. Peş peşe filmlerde oynar. Yılmaz Güney’le tanışması, 1964 yılında çekilen Kamalı Zeybek filmiyle olur. Aralarındaki aşk 30 Ocak 1967 yılında evlilikle pekişir. Nebahat Çehre 23, Yılmaz Güney 30 yaşındadır. Ama bu evlilik problemli bir evliliktir. Sebepleri çeşitlidir.

Yılmaz Güney-Nebahat Çehre aşkı dönemin magazincileri tarafından adım adım izlenir. Fırtınalı aşkın her anı okuyucuya aktarılır.

Nebahat Çehre, Yılmaz Güney’den boşanmak için dava açınca, basın bu haberi günlerce işler. Hem Nebahat Çehre hem Yılmaz Güney halkın filmlerini beğenerek izlediği sanatçılardandır.

Yılmaz Güney, bu haberlerin yoğunlaştığı günlerde Birsen Menekşeli ile Marmara Hasan filmini çekmektedir. Güney, gazetecileri Ayazpaşa’daki film setinde kabul eder.

Gazetecilerin boşanmaya ilişkin sorularına yanıt vermek yerine Sezai Karakoç’un Monna Rosa şiirinden şu dizeleri okur:

“Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler.
Benim aşkım sığmaz öyle her saza,
En güzel türküyü bir kurşun söyler…
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza.”Yılmaz Güney devam eder: “Bu dizeler benim aşkımı, sevgimi özetler. Nebahat benim Monna Rosa’mdır.”

Ne yazık ki, Monna Rosa bu çalkantılı evliliği kurtaramaz. Çift, 24 Nisan 1968’de boşanır.

Monna Rosa yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın, senaristliğini Ayşe Şasa’nın yaptığı bir filmde bir daha karşımıza çıkar. Ayşe Şasa, o yıllarda Atıf Yılmaz’ın eşidir. Daha sonraki yıllarda tasavvufla tanışan Ayşe Şasa’nın hayat öyküsü yazılmayı öylece bekliyor.

Nebahat Çehre, Monna Rosa’dan sonra Sezai Karakoç’a ait bir şiir, bir cümle okumuş mudur? Monna Rosa’yı ve Sezai Karakoç’u hatırlıyor mudur? Gazetecilik bitmemiş olsa, bir magazinci Nebahat Çehre’ye ulaşır, güzel bir röportajla o günleri okurlarına yansıtmayı başarırdı.

Mona Roza” şiiri ilk kez Ankara’da, Munis Faik Ozansoy, Mehmet Çınarlı ve İlhan Geçer’in birlikte çıkardıkları Hisar dergisinde yayımlanır. Mehmet Çınarlı, Mülkiyeli’dir. Üstelik Karamanlı’dır.

İlhan Geçer, Mona Roza’nın yayımlanma öyküsünü şöyle anlatır:

“Mülkiye öğrencisi bir şair delikanlı ‘Mona Roza’ adlı bir şiir getirdi bize. Şiir güzel ama çok uzun, tam on dört bağlamdan, on dört beşlikten oluşuyor. Kıt olanaklarla çıkarıyoruz Hisar’ı. Sayfa sayımız sınırlı, koymamız gereken başka şiirler, başka yazılar var. Rica ettik, ‘kısaltman mümkün mü, ya da biz kısaltabilir miyiz?’ dedik. Diretti: ‘Hayır, ya verdiğim haliyle yayımlayın, ya da hiç yayımlamayın!’ Çaresiz, olduğu gibi yayımladık. Sonradan öğrendik, meğer her bağlamın, her beşliğin ilk dizesinin ilk harfleri beşlikler arasında akrostiş oluşturuyormuş: Muazzez Akkaya’m.”

Bizde anıların değeri yok. Birçok şey gibi…

Meraklısı İçin Önemli Not: Sezai Karakoç, 50 yıl boyunca yayımlamaktan kaçındığı Monna Rosa’yı 1998’de kitap olarak sundu.

Sezai Karakoç’un ardından yazılanları takip etmeye çalışıyorum. Beğendiklerimden ikisi şöyle:

“İçini hep güzelde tuttuğu için, ayağı dünyanın çirkinliklerine hiç takılmayan insanlar da var.” (Gökhan Özcan)

“Sezai Bey’in ölümü, herhangi bir şairin ölümü değildir. Bazı şairler büyük mimarlardır, görkemli yapılar inşa ederler. Süleymaniye’yi, Selimiye’yi inşa ederler; bazılarıysa deniz kumuyla ilk depremde yıkılan binaları… Sezai Bey şiirin Süleymaniye’sini inşa etti. Rahmeten vâsiâ…” (Hilmi Yavuz)

AHMET TEK