Melâli anlamayan nesle âşina değiliz

Hazan, hicran, hüsran, hasret, hikmet, melâl, efkâr, âşina, sabır, sevda, idrak… Bu kelimeler şairlerin dilinden ve kaleminden en çok dökülen kelimelerdir. Ne yazık ki, bunların anlamlarını bilenlerin sayısı azalıyor. Şairler kenara çekilse, bu kelimeler hepten unutulacak, kökten kuruyacaklar.

Ahmet Haşim “Melâli anlamayan nesle âşina değiliz” demiş. Haşim, bu dizeyi içeriğe yönelik söylemiş. Kabuğa kadar kuruyacağımıza ihtimal vermemiş. Melâlin ve âşinânın anlamını bilmeyen nesiller çağındayız.

Kelimelere yabancılığımız, onlarla aramızın iyi olmaması sebepsiz değil. Bu alemde sebepsiz hiçbir şey yok; ne varsa bir sebebtendir. Kelimelere yabancılığımızın da sebebi var. Kelimelere biz yabancılaştık, onların ipini biz çektik. Bu kötülüğe maruz kalan kelimelerin zerre günahı yok. Şehzade Mustafa’ya ağıt yakan Samî’nin dizeleriyle;

“Gün gibi zâhir idi zerre günâhi yoğidi
Eşigünden dahi bir özge penâhi yoğidi.”
(Gün gibi açıktı gerçek, hiç günahı yoktu
Eşiğinden başka sığınacak bir yeri de yoktu.)

Bu ülke terk edilmiş kelime mezarlığı. Hiçbir dönemde, hiçbir ülkede, kelimelerin başına böylesi bir felaket gelmemiştir. Bizde en kısa zamanda en çok ölüm kelimelerde görülmüştür. Savaş kayıplarından, kara vebadan, veremden, sıtmadan, salgın hastalıkların her çeşidinden hayatını kaybeden insan sayısından çoktur kıyıma uğrayan kelime sayımız.

Kimi vurulmuş, kimi asılmış, kimi linç edilmiş veya toplu kıyıma uğramış binlerce kelime…Bunlar sözlük adlı ziyaretçisi az mezarlarında çürümektedir.

Birçok kelime ise öksüz ve yetim bırakılmıştır. O kelimeler, sözlüğün daha görünür özel alanlarında yaptırılan yetiştirme yurdu, bakım evleri gibi biraz daha korunaklı bölgelerinde hayat sürmektedir. Kimsesiz kelimelerin sığındığı alanları yaptıranlar ve o kelimelerin ihtiyaçlarını karşılayanlar yazı erbabı olarak biliniyor.

Ahmet Haşim, “Hiçbir şey lisan kadar bir ağaca benzer değildir. Lisan -tıpkı ağaçlar gibi- mevsim mevsim rengini kaybeden ölü yapraklarını dökerler ve tazelerini açarlar. Lisanın yaprakları kelimelerdir.” diye yazmış. Bizim kelimelerimizin büyük bölümü yaprak döküp baharda yenisini açanlardan olmadı. Bir yangının, bir kıyımın ortasında kaldılar. Zamansız öldüler, hatta ölmeden gömüldüler.

Kimsesiz kelimelere şefkat gösteren, başını okşayan, sevecen yaklaşan çok az kişi kaldı. Onlar dilimizin, sözümüzün sessiz muhafızları, ölen kelimelerin yasını tutup, kimsesiz kelimeleri sahiplenenler. Onların arasında ilk sırada şairler var. Şairler, kelimeleri ziyaret eden, onları sevgi ile kucaklayan kişiler.

Şairler, sevgi evi olmaktan çıkmış, çatısı çöktü çökecek barınaklarda yaşayan kelimelerin koruyucu aileleridir. Yalnızlaştırılan, sahipsiz bırakılan, ölüme terk edilen, yoğun bakımda can çekişen kelimelerin yanında olan kişilerdir şairler. Şairlerin işi kelime bakıcılığıdır, kelimelere koruyucu aile olmaktır. Hamiliktir onların işi, gönüllü hamilik. Öyle ki, yeni doğan, prematüre de olsa, her kelimeye ilk ana sütünü yine şairler verir.

Necip Fazıl’a göre, şiirde her kelime, “içine renk renk, çizgi çizgi, yankı yankı cihanlar sığdırılmış birer esrarlı billur zerreleri”dir. Şair, esrarlı billur zerrelerle dünyalar kuran gönül mimarıdır.

Bir şehri şiire bulamak ve şiirle tatlandırmak gerekir. Yetmez. Bir şehri rengarenk boyamak gerekir. Yunus Emre, Ayni, Kamî, Nizamî, Aşık Gufrani ve Aşık Kenzi… Onlar Karaman’ın gökkuşağıdırlar. Onların ayak izinden gidenler eksik olmamıştır. Bekir Sıtkı Erdoğan, Dr. Kâmil Uğurlu, Ahmet Tufan Şentürk, Mehmet Çınarlı, Mustafa Turani, Ahmet Murat Özel, İbrahim Şaşma, Nevzat Dağlı, Ahmet Mısırlıoğlu, Hikmet Elitaş, Ali Algın ve adını hatırlayamadığım daha nice gönül ehli, Karaman’ı baldan mahrum etmeyen şairlerimizdir.

Şiir üzerine ahkâm kesme makamında değilim. Şiiri seviyorum, şiire yanığım, şairleri takip ediyorum. Gül gibilere selam verip, yolda pıtrak gibi paçama yapışmış olanları temizledikten sonra şiir yolculuğumu sürdürüyorum. Bu yolda yürümek o kadar zahmetli ve bunaltıcı ki, adım atarken zorlanıyorum. Kaldırımlar yetmemiş, 35 metrelik yol bile tıklım tıklım şair dolu. Kanat takıp uçmaya yeltenenlerini gördüm. Geç geçebilirsen, yürü yürüyebilirsen.

Şiirlerini beğendiğim gönül dostlarını hakkıyla anlatamamaktan hicap duyarım. Bazen cesaret edip yazmaya çalışıyorum. İyi mi yapıyorum, emin değilim. Hakkını veremediklerim ve adını anamadığım şairlerden helallik isterim. Kendinde şairlik görenleri, utanmadan meydana çıkanları Allah’a havale ederim.

Tekirdağ’da güneşin ışığıyla ve ısısıyla köşe bucak her yeri yuğup yıkadığı Temmuz yerini Ağustos’a bırakırken Karaman’dan bir armağan geldi. Şair Hikmet Elitaş, “sabır yetmez bu hasrete / bırakma elimi bir ömür boyu” adıyla yayımlanan şiir kitabını göndermiş. İncelik ve muhabbet göstermiş.

Hikmet Elitaş’ın kitabını Çimke Yayınları basmış. Dr. Kâmil Uğurlu’nun “Kuş Misâli / Uzun Yaşanmış Bir Hayatın Kısa Hikâyesi” adlı kitabı da aynı yayınevinden. Çimke’yi Osman Nuri Koçak’ın “hasarlı hayatlar” öykü kitabıyla tanımıştım. Profesyonel bir ekipleri olmalı. Tertemiz baskı, kapaklar özenli, kullanılan kâğıt kaliteli.

Hikmet Elitaş’ın özgeçmişine yer verilen sayfadan edindiğim bilgiler arasında Karaman’da Yunus Emre Halk Ozanları Derneği’nin varlığı oldu. Başkanlığını Hikmet Elitaş yapmış. Derneğin adını ilk kez duyuyorum.

Elitaş, başta Kültür Bakanlığı olmak üzere kurum ve kuruluşların düzenlediği birçok yarışmada ödüller almış. Şiirleri Türk Edebiyatı Dergisi, Yüzakı, Ece Kültür Edebiyat, Kümbet, Maki, Vezin, Akpınar, Çağrı, Kumru, İmbik, İlesam, Çıngı, Ay Vakti dergilerinde yayımlanmış. Bazı şiirleri bestelenmiş, TRT repertuvarında yer almış. Yabancı dile çevrilen şiirleri olmuş. Dr. Barış Doğan ile birlikte “Anadolu Aşıkları” adlı iki cilt şiir antolojisi yayımlamış.

Hikmet Elitaş, Yeni Vezin Edebiyat-Kültür-Sanat dergisinin sahibi ve yayın yönetmeni. Kültür Bakanlığına kayıtlı “Halk Şairi.” Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliği’nin üyesi ve Karaman İl Temsicisi. Bu özgeçmişini “Dua” şiirinde özetlemiş:

“Olsam da bir ömür; gariban, fakir
Alnım açık, yüzüm ak Allah’a şükür.”

Hikmet Elitaş kitabında, kendi ifadesiyle, ‘gönül süzgeci’nden geçirdiği 133 şiire yer vermiş. Kitap 178 sayfa ve üç bölüm. Birinci bölüm şu dizelerle başlıyor:

“Gönül sokağımda her santim yere,
İzin ver ismini yazayım Leylâ”

Şair nezaketi böyle bir şey. Ben gönül sokağımda ismi yazılı hiçbir Leylâ’dan izin almadım. Bazı Leylâların haberi bile olmadı, gönül sokağıma astığım totemlerden. Leylâların ismini silerken de, totemleri indirirken de onlara haber vermedim.

Şairler hakkında söz söylemek kolaydır ama şiirleri hakkında hüküm vermek zor. Yazılarına doyamadığım, okumaktan bıkmadığım, edebiyatımızın büyük ustalarından, kelimelerin efendisi Salâh Birsel, “Kimse, meyvesiz dizelerle kendini tüketmeye kürek çekmemelidir” diye yazmış, kırk yıl önce.

Hikmet Elitaş’ın şiirleri meyveli. Kokusu ve rengiyle dikkat çeken meyvelere benzettiğim şiirleri var. “O Şarkıyı Bir Daha Çal” başlıklı şiir onlardan biri. TRT sanatçısı, şef Ahmet Kadri Rizeli bu şiiri Kürdî makamında tango olarak bestelemiş. Rizeli, klasik kemençe üstadı ve sanatçı Tülay Özer’in eşidir. Aynı şiir Karaman’ın has evlatlarından müzisyen Murat Ay’ın da dikkatini çekmiş. O da nihavend makamında bestelemiş. Buraya ilk dörtlüğünü bırakıyorum:

“Muhabbetle kucaklayıp tamburu
O şarkıyı bir daha çal bu gece
Dökülsün tellerden sevda yağmuru
O şarkıyı bir daha çal bu gece.”

Kitapta bestelenmiş şiirler de var. Bunlara dipnot düşülmüş. Güfte kostümü giyip sınıf atlamış, locaya buyur edilmiş şiirlerin sayısı hiç de az değil.

Fransız şair ve eleştirmen Nicolas Boileau, “Şiir Sanatı” adlı eserinde, şairlere, pohpohçuların değil, gerçek dostların arasından koşmalarını salık veriyor. Gerçi bu öneri liyakat sahibi herkes için geçerli.

Biz faniler sabır ve hasret yetmezliği çekerken, şairler sabır ve hasret büyümesinden muzdariptir. Necip Fazil, şiirin amacını “üstün idrak” olarak açıklamış. İdrak, anlama yeteneği, anlayış, akıl erdirme, algı demektir. İdraki bilmeyenden, idraksizden şair mi olur? Şiir, hikmeti içinde saklayan bir hazinedir.

Hikmet Elitaş, şiire “Şiir” yazmış:
“Alındaki yazım gibi,
Ekmeğimde tuzum gibi,
Oğlum gibi; kızım gibi,
Peteğim, balımdır şiir.”

Ahmet Haşim’le başladık, onunla veda edelim:
“Bize bir zevk-i tahattür kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyada!”

Not: Şiire uzak kalemimi bala bandırma ve yazıma şiir tadını bulaştırma arsızlığıma göz yuman şair dostlara binlerce teşekkür.

Ahmet Tek