İnan ki Ağlamadım, Hüzünlüyüm Sadece

Hüzün çiçekleri bu günlerde açıyor, sonbaharın son demlerinde. .. Sarı, turuncu, kızıl, mor, gri… Renk renk hüzün goncaları, hazan mevsiminin kokulu çiçeklerine dönüşüyor… Hüzün çiçekleri, sonbaharın ikiz kardeşleridir. Sonbahar meyvelerinin yakınıdır. Hüzün çiçeklerinin rengi de rayihası da sonbahardır.

Hüzün bir içlenmedir, ciğerden ve en derinden gelen bir ah çekiştir. Hüzün, gönül insanlarının vasfıdır. Yaşamış, gün görmüş, edep ve adab bilen, hisli, hassas, duygulu insanlara yakışan bir haslet… Hüzün, içinde ince duygular, derin kavrayışlar, sezişler, hisler, özlemler barındıran bir haldir.

Dünya için “Dârü’l-Ahzân” benzetmesi yapmış, mistik düşünürler, filozoflar ve tasavvuf ehli… Yani Dünya’yı üzüntüler yurdu olarak görmüşler. Ahzân, hüzün kelimesinin çoğuludur. Atâullah İskenderî, Hikem-i Atâiyye (Tasavvufi Hikmetler) adlı klasik eserinde “Dünya dârü’l ahzândır. Bir lezzet tattırsa bin elem takar, bir üzüm tanesi yedirse yüz tokat vurur.” demiş.

Üzüntüler yurdunda hüznü bir uzuv gibi yüreğimizin üstünde taşımak bir erdemdir, şereftir, gönüllülüktür. Hüzün sahibi olmak, bir alışverişin sonucu değildir. Hüzün, talih kuşudur, kimi seçerse ona konar, onda konaklar.

Yüreğe saplanmış bir olta iğnesi gibidir hüzün. Ucunda yem bile olmadan ta kalbe saplanmıştır. Çıkarmaya çalıştıkça daha çok derine inen, indikçe acıtıp kanatan bir iğne… Kanadığınızı, canınızın yandığını kimse bilmez. İçinize kanıyorsunuzdur. Acı başkalarına gösterilemeyen bir histir.

Modernizm hüznü reddeder, umursamaz ve küçümser. İnsana, insanın en değerli hazinesi olan gönlüne yuva kuran hüznü dikkate almamak, hüznü yeryüzünden silip atamaz. Modernizmin ve modernizmin yeni biçimi olan kapitalist sistem, hüznü olan insana temkinli yaklaşır. Hüzünlü insan, dünyaya meyli ve hırsı olmayan insandır. Tüketim çılgınlıklarının uzağında konuşlanır ve kendini sakınır. Tüketerek var olduğuna inanan insanla, hüzünlü insan arasında dağlar vardır. Hüznü olan insana merhameti, diğerkâmlığı (özgeciliği), yardımı, şefkati ve nihayetinde ölümü unutturamazsın.

Allah bize öyle büyük, öyle sağlam, öyle güçlü bir kalp vermiş ki, bir yanı kanarken, öte yanı sabırla, tahammülle, inançla diğer yarısına tampon olur. Dünyanın en hassas, en kırılgan ve en naif organı bir yanıyla en sağlam yanımızdır. Hüzün, her eylemin, her sözün ve her niyetin ardında duran bir nöbetçidir. Sevincin bile gerçek nöbetçisi ve koruyucusu hüzündür.

Allah dostları “Dünya incitir, Allah’a sığın” sözünü eylemleriyle somutlaştıran kişilerdir.

Hüzün, dert, üzüntü, içsel duygulanım, gönül üzgünlüğü demektir. Hüznü olmayan insanlar dünyayı karartır. Hüznü olmayan insanların işleri dünyayı bozar. Gönlü olmayanın, içsel duygulardan yoksun olanın kendine bile hayrı yoktur. Hüzün, insanın manevi ayarlarından biridir.

Hüzünden başlamışken, Allah Rasulü’nün yüreğinin yandığı ve İslam tarihçilerinin “Hüzün Yılı” olarak adlandırdıkları dönemi unutmak olur mu? Ne güzel bir adlandırma: Hüzün Yılı..

Nübüvvetin onuncu yılında Kureyşliler’in boykotu kaldırmasından yaklaşık dokuz ay sonra önce Ebû Tâlib, ardından Hz. Hatice üç gün ara ile vefat etti (10 Ramazan / 19 Nisan 620). Kendisine en büyük desteği veren bu iki yakınının ölümü Hz. Peygamber’i son derece üzdü. Kendisine inanan ilk kişi olan Hz. Hatice, İslâmiyet’i tebliğ ederken karşılaştığı bütün sıkıntıları onunla paylaşmış, en zor zamanlarında onu teselli ederek destek vermişti. Amcası Ebû Tâlib ise kavmine karşı onu korumuş, uğrunda her şeyi göze almakla kalmayıp Ebû Leheb dışındaki Hâşimoğulları’nı da onu korumak için seferber etmiş ve Kureyş arasındaki saygınlığı sayesinde ona fiilî saldırılarda bulunulmasını engellemişti. Nasıl bir hüzün yaşanmış ki, günümüze kadar etkisini sürdürmüş.

Şimdi desem ki; hüzün bir sünnettir, itiraz eden olur mu? Peygamberimizin yaşantısından bize miras kalan her hareketibir sünnetse, hüzünden daha değerli miras olabilir mi?

Düş Sokağı Sakinleri’nin “Hüzün Kovan Kuşu” şarkısı vardır. Bir bölümü şöyledir:

“Hüzün kovan kuşu gelmiş / Gecenin yanağına konuvermiş / Ay tenli aşık şarkıma karşılık vermiş.“

Erdem Bayazıt’ın “Sebeb Ey“inde yer alan en fiyakalı şiirlerden biridir “Kar Altında Hüzün Denemesi“… Hüznün hatırına tadımlık bırakmak gerekir:

“Dünyanın en uzun hüznü yağıyor,

Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne.

Kar yağıyor ve sen gidiyorsun,

Ağlar gibi yürüyerek gidiyorsun.

Belki bulmağa gidiyorsun kaybettiğimiz

O insan ve tabiat çağını.

Dön bana ve dinle

Kuşlar uçuşuyor içimde.

Loş bir keman solosu gibi

Kuşların uçuştuğunu içimde

Dön bana ve dinle.”

Duygu ve düşünce iklimi Yahya Kemal’siz düşünülemez. Büyük şair “Duyuş ve Düşünüş” şiirinde “Kaybetti asrımızda ölüm eski hüznünü / Lakayd olan mühimsemiyor gamlı bir günü.” demiş.

Cemal Süreya’dan Mazhar Alanson’un okuduğu “Hüznün Kuşları” şarkısında “Ben bütün hüzünleri denemişim kendimde / Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını” sözlerindeki güzellik es geçilir mi? Hüzün de hüznün kuşları da canımızla beslenir.

Hüznü bilmeyen uzak dursun kalemden ve kelamdan. Hüzün ki, en çok yakışandır insana… Bu dünyadan ne kazandık sorusuna en zorlu ve en yalın yanıt: Elde Var Hüzün.

Mahzun kardeşlerime selam olsun. Mehtap Demir’den “Hüzün Çiçeği” onlar için gelsin. Türk Sanat Müziği tutkunları ise yazının başlığına dönüp, “Hüzünlüyüm Sadece” diyerek, kendi iç dünyalarının derinliğine dalsın.

Ahmet Tek