Eşek Şakası

“Arkadaşım Kemal” başlıklı yazımın girişine Cemil Meriç’in “Acılar hatıralaştıkça güzelleşir” özlü sözüyle başlamıştım.

Yazdıklarıma baktığımda, bazı acıların güzelleşmediğini ama anılar arasına karışıp yoğunluğunu ve kişiye verdiği azabı azalttığını gördüm.

Yaşadıklarımız bizi biz yapıyor. Her olay, bir fırçanın tuvalde bıraktığı boya gibi, iz gibi, leke gibi ruhumuzda, belleğimizde ve bedenimizde benekler bırakıyor.

Evimize silahlı grubun gelmesinin üzerinden 8-10 gün geçmişti. İkindi sonu olmalı. Okuldan eve dönüyorum. Kemal, üzerine herhangi bir şey almadan evden çıkıp, karşımızdaki bakkala gitmiş. Elinde soda şişeleri var. Almanya’dan getirdiği alışkanlığı. Aramızda 15-20 metre var ama başı öne eğik, çevresinden habersiz. Beni görmüyor, çünkü bakmıyor.

Binaya girdi. Yetişmek için adımlarımı hızlandırdım. Ben binaya girinceye kadar o, merdivenleri inmiş, evin kapısına varmıştı.

Ya elektrikler kesik, ya bir arıza var ki, otomatlar yanmıyor. Merdiven boşluğu ve kapının önü karanlık.

Bir anda Kemal’e şaka yapma düşüncesine kapılıyorum. Güya, ev baskınının korkusunu üzerimizden attığımızı kanıtlayacağım.

Göğüs kafesimin üzerine elimi bastırıyorum, sesimi değiştirip, bir üst basamaktan Kemal’e sesleniyorum:
“Ölmek istemiyorsan kıpırdama, olduğun yerde kal!”

Kemal, elindeki anahtarı kullanmak istiyor. Anahtar bir türlü yuvasını bulamıyor. Bunu hissediyorum. Bir daha uyarıyorum;
“Kıpırdama, sessiz ol!”

Kimsenin olmadığını bildiği evin kapısını anahtarla açamayınca, sanki içeride biri varmış gibi eliyle kapıya vurmaya başlıyor.

Şakayı bırakmanın sırası ama devam ediyorum:
“Gürültü yapma, bu son uyarı!”
Bir şıngırtı sesi yayılıyor boşluğa. Kemal’in elindeki soda şişeleri yere düşüp kırılıyor.

Birkaç saniyede kapıya ulaşıyorum, aynı hızla elimdeki anahtarla kapıyı açıyorum ve Kemal’i içeriye alıyorum.

Kemal, baskın sırasında yaşadığı şokun daha ağırını yaşıyor. Bir sandalyeye oturtuyorum. Özür diliyorum. Rengi kaçmış, yüzüme bakıyor. Beş dakika kadar sessiz duruyoruz. Sonra Kemal’den ilk söz:
“Ya sen değil de, başkası olsaydı?”

Kemal bu eşek şakası için asla tavır koymadı ve tepki göstermedi.

Yıllar geçti, olaylar mazide kaldı. Kemal’le her görüşmemizde bu şakayı hatırlarız.
Kemal, o günkü hoşgörülü haliyle, “Ne günlerdi, Allah bir daha öyle karanlık günler göstermesin” der.
Ben de yaptığım eşek şakasının mahcubiyetini 45 yıldır taşırım.

Yazımın başında ifade ettiğim, “Tanıdığım en hoşgörülü insan Kemal Boynukalın’dır” sözüme hak vermişsinizdir.
Bu anıları paylaşmak için izin istediğimde de Kemal, aynı hoşgörülü tavırdaydı. “Tabii yazabilirsin. Biz onları yaşadık.” dedi.

“İnsan değişir, karakter değişmez” demişler. Kemal’in insanlığı da karakteri de 45 yıl öncesi gibi imrenilecek kıvamda.

Kemal’le daha sonra ev arkadaşlarımız da oldu: İki Ahmet. Biri Çelik, diğeri Cicibıyık.

Koronalı günlerin atmosferini, 1975’li yıllardaki anarşi dönemine benzetmekte haksız mıyım? O yıllarda sokaklardaki ölüm korkusunun bir benzeri bugün salgınla yaşanıyor.

Hep önümüze bakıyoruz, iyi de yapıyoruz. Ama arada bir maziye dönüp bakmanın da yararı vardır.