Türkçenin en renkli ve sevdiğim yanı mecaz sözcük dağarcığıdır. “Dürtmek” sözcüğü de mecazi olarak “İstenilen şeyi yaptırmak için birine kışkırtıcı söz söylemek, birini tahrik etmek” ve “Birini uyarmak, ikaz etmek” anlamlarında kullanılır.
“Üçüncü Valiyi Gören Afiş” ve “Var mısınız İddiaya! Dördüncü Valiyi de Görecek” başlıklarıyla Karamandan.com’da yayımlanan iki haberin ardından HES Kodu uygulamasına ait bilgi içeren yol çatındaki billbordun unutulan afişi yerinden sökülmüş. Dürtmek sözcüğünün mecazi anlamda kullanımına cuk oturdu.
Haberin ilk kez yayınlandığı gün ilgililer önemsememiş. 17 aydır uyuyan afiş. Kimseye zararı yok. Boş verin. Ne acelesi var ki, demişler galiba.
İkinci haberde artık ne olmuşsa, afiş yerinden çıkartılmış. Afişin çıkartılması emrini kim verdi, kimler söktü, afiş nereye götürüldü, haberdar değilim. Sorup soruşturmadım. Afiş Karaman Valiliğine ait ama billbordun sahibi kim, bilgim yok. Arayıp bilgilendiren de olmadı.
Billbord ister belediyenin ister Özel İdare’nin olsun; Beni ilgilendiren ortadaki tuhaflık. O panoyu oraya vatandaş dikecek değil ya! Ya belediyenin ya Özel İdare’nin. Önemli mi? Konunun özü kime aitliği mi? Yoksa ihmal mi, vurdumduymazlık mı, neme lazımcılık mı, boş vermişlik mi?
Hatıra fotoğrafı çektirmek için Alparslan Türkeş Bulvarı / İmam-ı Azam Camii kavşağındaki panonun yanına giden bir gurbetçimiz, afişin yerinde yeller estiğini görmüş. Anlayacağınız, yetişememiş, fotoğraf çektirmek için geç kalmış. O da boş billbord önünde bu fotoğrafı çektirmiş. Bana da gönderdiler. Konudan böyle haberim oldu.
İyi ki kaldırmışlar. Yoksa üçüncü, dördüncü yazı sıradaydı. Bir sosyal bilimci okurum, ikinci haberden sonra mesaj gönderdi: “Ölü şehir; dördüncü valiyi görürse tescillenir” yazmış. Ölüyü, ilgisizlik, duyarsızlık anlamında kullandığını tahmin ediyorum. Mecaz yani… Ölü deniz gibi, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi. Sosyolojik kavram da olabilir.
Bir başka okur, “Siz dördüncüye değil, el yükseltin. Beşinciye iddiaya girin” diye yazmış. Artık benzer olaylardan nasıl bunalmışsa. İlginç bir konuya bir dost dikkat çekmiş: Nasıl bir billbord? Bunca zaman orayı isteyen kimse çıkmamış. Çok ilginç” diye mesaj iletmiş.
Karaman’ın en iyimser ve güler yüzlü profesörü olan sevgili hocam tahminiyle isabet buyurmuş. Kısacık bir not yazmış: Kaldırılır bence.
Gelen mesajlardan seçtiklerim arasında şunları da yazmak gerekir:
-Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok,
-Aynı kadeh aynı mey…
-Afişimizi bir kutsal emanet titizliğiyle muhafaza ediyoruz. Gözünüz arkada kalmasın, müsterih olunuz…
Bir pankart, bir afiş, ne olacak ki diyerek burun bükmeyiniz. Lütfen hafife almayınız. Sizin hafife aldığınız şeyin toplum nezdinde ağırlığı tahmin ettiğinizden çok fazla olabilir.
İhmalin her türlüsü sinir bozucudur ve her ihmal bir zaaf belirtisidir. Kılbasan’daki Kapalı Spor Salonunun başına gelenle unutulan afiş arasında fark olduğunu sanmıyorum. İkisi de aynı anlayışın sonucu.
Aksak Timur’un “Bir mıh bir nal, bir nal bir at, bir at bir er, bir er bir cenk, bir cenk bir vatan kurtarır” özdeyişini lütfen unutmayınız. Aksak Timur dediğim, mahalle komşunuz değil,
Türk-İslam devleti Timur İmparatorluğu’nun kurucusu Emir Timur’dur. Kendisini Türk Dünyası’nın yegâne hükümdarı ilan eden kişidir. Anadolu’yu fillere çiğneten komutandır.
Münevsiz Münevsiz Yazanlar
Türkçeyi güzel kullanmak hepimizin görevi. Konuşurken de yazarken de özen göstereceğiz. Özellikle “ben yazarım” diye ortada boy gösterenler Türkçeye hakim olacak. Hem kurduğu cümle cümleye benzeyecek, hem de yazdıkları Türkçe yazım kurallarına uygun olacak.
Nedir bu Türkçenin çektiği! Cemal Süreya; “Kötü yazıya katlanamıyorum, çok kötü olursa iş değişir.” demiş. Karalamalarını matah bir şey sanan yazıcıları fena halde benzetmiş. Hilmi Ziya Ülken’den not aldığım bir cümle vardı: ‘Kelime gürültüsünden geçilmeyen yazı.’ Kelime gürültüsü nedir? İçeriksiz cümle…
Karaman’da kullanılan bir kelimeyi hatırladım; münevsiz. Ağır abiler, laf olsun diye konuşan boşboğazları ve lavgarları “Münevsiz münevsiz konuşma” diye uyarırlardı.
Münevsiz konuşma olur da münevsiz yazı olmaz mı? Daha dün okudum, Karaman’da biri yazmış da yazmış. Döktürmüş yani. “Çok ufak tefek istisnalar dışında…” diye bir cümle…Oksimoron desem, değil. İşte orada durdum. Sabrın da bir sınırı var.
Cemal Süreya’yı da öyle hatırladım. “Çok ufak tefek istisnalar dışında…” Çok, ufak tefek, istisna… Nasıl bir araya gelmişler, şaştım kaldım. Allahım bu nasıl bir meziyet (!) Dilde bu kadar yetkinleşmek için nasıl beslenmeliyiz?
Ağustos sıcağında hiç çekilmiyor. Marmara’nın yıldızı bile fayda etmiyor. Aynı ekipten bir başkası da öyle bir cümle kurmuş ki, çok fiyakalı, ama hiçbir anlam içermiyor. Sahte para misali. Her şeyi tastamam, piyasada geçersiz. Üstelik onun cümlesi, ‘güzel bir cümle zannı’yla yeni çıkan kitapta bile kullanılmış. Belki bir gün paylaşırım. Bu sıcakta okuyucuya ikinci işkence reva mı?
Yazının da tadı tuzu olur. Güzelliği ve estetiği olur. Şırıl şırıl akanı, berrak ve temizi olur. Yavan ve kuru yazı yorar. Yazı, bayağılıktan da nasiplenir ama onunla beslenmez. Bayağılık yazının ölümcül ve bulaşıcı hastalığıdır.
Yazı dediğin, okurken haz verecek, tat verecek. Ümükten geçmeyen ham ayva olmayacak. Ayvanın hamı gibi, yazının hamından uzak durmak gerek. Ham yazıcılar her yerdeler. Böylelerine yakanızı kaptırırsanız, gömleğinizden olma pahasına onlardan kurtulmanın bir yolunu bulmanız hayrınıza olur.
Günün Sözü: Çoğu insan, anlamını bilmediği kelimelerin yardımıyla, aynı kelimelerin anlamını bilmeyen başkaları üzerinde büyük bir tesir icra eder. (Alphonso Karr- Fransız gazeteci, romancı ve eleştirmen)
Alphonso Karr, “Herkesin üç kişiliği vardır; ortaya çıkardığı, sahip olduğu, sahip olduğunu sandığı” sözünün de sahibidir.
Bir Sitem: Muhabir arkadaşlara ulusal basında kullanılacak nitelikte iki haber konusu önerdim. İşleri yoğun olmalı ki, önerimi değerlendiren olmadı. Bildiğiniz yolda yürüyün, uzun sürmez, aradığınız önünüze çıkacaktır.