“Başın öne eğilmesin Aldırma gönül aldırma Ağladığın duyulmasın Aldırma gönül aldırma.”
Hapishane ve mahkum sözcükleri bana Sabahattin Ali’nin Sinop Cezaevi’nde tutuklu olarak kaldığı 1933 yılında yazdığı “Hapishane Şarkısı” adlı şiirini hatırlatır. Edip Akbayram’ın “Aldırma Gönül” adıyla seslendirdiği türküyü dinleyip de hüzünlenmemek elde değil.
Bu yazıda, çocukluğu hapishane türküleri dinleyerek geçen bir Karaman sevdalısını tanıtmaya çalışacağım. O şimdi 65 yaşında. Geceleri, hapishanedeki tutuklu ve hükümlülerin yanık yanık okuduğu “Hapishanelere güneş doğmuyor” ezgilerinin, nöbetçi askerlerin “Kışlalar doldu bugün, doldu boşaldı bugün” diye başlayan uzun havaya karıştığı türküleri dinleyerek uyuduğu günleri çok geride bıraktı.
Ama geçmiş unutulmaz. Hepimizi hayata bağlayan anılarımız ve hayallerimizdir. Onları koruyucu meleklerimiz emanetlerine almışlardır.
Bu yazı aynı zamanda Türkiye’nin tek ilköğretim müzesinin Karaman’da açılacağının müjdesidir. Artık, Türkiye’de ilk olacak müzenin fikir babası ve müzedeki objelerin sahibi Ali Yağcı’yla tanışabiliriz.
“Ben Ali Yağcı;
Ümmü (okuma yazması olmayan) bir anne ve babanın dokuzuncu ve son çocuğu olarak 20 Haziran 1958 tarihinde, Karaman merkez, Gazidükkan Mahallesi’nde, mülkiyeti kendimize ait, toprak damlı, hayatlı bir evde dünyaya gelmişim.
Çocukluğum ve gençliğim bu mahallede, bu evin etrafında şekillendi. İlk hatıralarımdan birisi şudur ki, hayatıma yön vermiştir:
Rahmetli babam, 4-5 yaşlarımda iken elimden tutar, her gün sabah namazını Yunus Emre Camii’nde eda etmek üzere giderken beni de yanında götürürdü.
Namazı müteakip Musalla‘nın oradan (ki orada hâlâ küçük mezarlık parçaları vardı) Şamkapı’ya doğru döner, uzunca ettiği dualara ben de kendisiyle birlikte âmin derdim.
Akabinde pastacı, dondurmacı Deli Sait amcanın dükkanına gidilir, sıcak süt eşliğinde simit yenilir ve evimize dönerdik.
Babam rahmetli, YAĞCI Yahya olarak bilinen aslen Dağkonak (Dağal) Köyü’nden 1317’li bir zat idi. Annem rahmetli ise Çataklı, Takavitlerin Hatça olarak bilinen sekiz çocuklu ebemin dördüncü kızı Fatma hanımdı.
Evimiz, 1983 yılına kadar Karaman Merkez Cezaevi, yani hapishane olarak kullanılan Ermeni Kilisesi’ne yaklaşık 25 metre mesafedeydi. Her ne kadar evimizde radyo yoksa da, geceleri, hapishaneyi bekleyen askerlerin söylediği “Kışlalar doldu bugün, doldu boşaldı bugün” türkülerine karışan hapishanedeki tutuklu ve hükümlülerin “Hapishanelere güneş doğmuyor” türkülerini dinleyerek uyuduk, uyuduk da büyüdük…
Mahallemiz ve yakın çevremiz zengin ve fakirin ama genellikle Bucakkışla nahiyesine bağlı dağlık köylerden gelenlerin ikamet ettiği bir bölgeydi.
İlkokula Cumhuriyet’te başladım. İlk üç yılı orada okudum. Oradaki talebelerin hayat tarzı, maddi imkân ve görgüleri bizden çok farklıydı. (Belki de bize öyle geliyordu) Orada pek bi dikenimiz çıkmadı. Kendi fıtrat ve tarzımıza daha uygun olan Gölyeri’ndeki Karamanoğlu Mehmet Bey İlkokulu’na (abilerim orada okumuşlardı) geçerek dördüncü ve beşinci sınıfı orada okudum ve hiç kalmadan ilkokulu bitirdim.
İlkokulu bitirdikten sonra, idealim abim gibi (en yakın rol modelim) marangoz olmaktı.
Rahmetli babam da ısrarla İmam Hatip’e yazdırmak istiyordu.
Mahalledeki arkadaşlarımın topluca Hakkı Bacak’ın havuzuna yüzmeye gidecekleri sıcak bir yaz gününde, giriş bedeli olan 1 Türk Lirası’nı almak uğruna babamın arzusunu kabul ederek İmam Hatip’e yazıldık… Yedi yıl da öyle geçti…
İmam Hatip’te eğitim, mahallemizin abilerinden erkan, dönemin Ülkü Ocakları Başkanı olan rahmetli Kürt Yakup (Beler) abiden Türk milliyetçiliğini öğrendik.
Gene mahallemizin abisi Ali Bilgiç’ten Türk Musikisi’ni tanımayı ve sevmeyi, mahalle sakinlerimizden Karasakal Hoca’dan, İslâm’ın eğitim ve sohbet tarzını, nükteyi, arzuhalci
Ramazan ve Ahmet Uludağ’dan Türkçeyi güzel konuşma ve yazmayı öğrendik…
Mahallemizin abilerinin her biri bizler için ayrı bir “deniz feneri” mesabesinde idiler.
Biz onlara bakarak yönümüzü, tavrımızı, tarzımızı ve hatta yürüyüşümüzü belirlerdik.
Dinlemeyi, sabrı, sevmeyi ve hatta nefret etmeyi bile onlardan öğrendik…
İçlerinden bazı haytalar ve haylazlar çıksa bile hırsızı, uğursuzu, arsızı, edepsizi hiç olmadı onların.
Hepsi bir ayrı güzel insandı…
Onların hayatımızdan çıkmaları ile birlikte sabır, sebat, itaat, kanaat, feragat, şefkat, merhamet, ahde vefa ve daha nice kelimeler ve kavramlar da lügatımızdan düştü, unutulup gittiler…”
Ali Yağcı, 1976 – 77 eğitim ve öğretim yılında Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Bölümü’ne kaydoldu. Siyasi olayların gündemde ve hatta zirvede olduğu çalkantılı dönemdi. Kavgalar, dövüşler, boykotlar, işgaller sonrasında ve her şeye rağmen okuldan mezun oldu.
Yıl, 1980 ve aylardan temmuz. Ali Yağcı, eğitim ordusuna katılmak üzere tayin beklerken, kader ona başka bir kapı açtı. Karaman’ın Pınarbaşı köyünden Hollanda’ya giden ve yaz tatili için memlekete dönen gurbetçi bir ailenin kızı ile tanıştı. Ağustos’ta nişan ve 7 Eylül 1980’de evlilik.
Eşinin ailesi Hollanda’ya döndü. Genç çift ise tayin bekledi. Nikahtan 5 gün sonra 12 Eylül’de Kenan Evren liderliğindeki cunta yönetime el koydu. Ülkede sıkıyönetim ilan edildi. Tutuklamalar, yargılamalar, idamlar başladı, tayinler ve atamalar durduruldu.
Yağcı çifti, bu belirsizlikte Hollanda’ya gitmeye karar verdi. Ali Yağcı için bir yeni sayfa daha açıldı. Üç yıl sonra tayinler de açıldı. Ali Yağcı, Türkiye’ye geldi, 4 ay er olarak vatani görevini yaptı ve yeniden Hollanda’ya döndü.
Ali Yağcı, “Hollanda’da yeni bir hayata başlamış ve yeni düzen kurmuştuk. Türkiye’ye dönmedik, dönemedik” diye anlatıyor o günleri.
Rahmetli babası Yağcı Yahya, soyadı kanunu çıktıktan sonra Yağcı soyadını almış. Ticaret erbabı ve üretici bir kimseymiş. Odunpazarı’nda 1928 yılında kurduğu ve yağlı tohumlar (afyon/haşhaş, menengiç, aspir, keten tohumu vs) yağ imalatı yaptığı ticarethanesinde yaklaşık on kişi çalıştırıyormuş.
Yahya Yağcı, Karaman’da herkesin yanında hatırı olan, hali vaktinde yerinde, eli hayra açık, dürüst bir esnaf olarak tanınırdı. Dokuz çocuğunu yağ imalathanesinin geliriyle doyurdu, büyüttü, okuttu ve meslek sahibi yaptı. Mekanı cennet olsun.
Ali Yağcı’nın kaderinde gurbetçi olmak varmış. Ali Yağcı bu durumu şöyle anlatıyor:
“Bir beyit vardır: “Ben sanırdım ihtiyar ettim diyarı gurbeti / Bilmedim hayfa ki gurbet ihtiyar etmiş beni.” (Ben zannediyordum ki gurbete çıkmayı ben istedim, fakat sonradan anladım ki ben gurbeti değil, gurbet beni istemiş.)
Ali Yağcı, 17 Nisan 1981’de Hollanda’ya gitmiş ve halen orada yaşıyor. Kendi ifadesiyle, “Samimi bir Müslüman, iyi bir insan, dinine, devletine, vatanına, milletine hizmet etmek gayreti içinde bulunan, bir idealist olma yolundan hiçbir zaman şaşmayan biri.”
Allah bu yoldan ayırmasın. Hollanda’da bulunduğu süre içerisinde çeşitli kurum, kuruluş, dernek, vakıf ve birlik gibi Karamanlı hemşehrilerinin bulunduğu yerlerde hiçbir ücret talep etmeden öğretmenlik yapmış. Çocuklara din dersleri, ahlak dersleri, kültür dersleri vermiş. Çeşitli sosyal kulüp ve derneklerin bizzat kurucusu ve yöneticisi olmuş, yönetim kurullarında bulunmuş.
Bunların içinde Hollanda Türk Müzesi ve Hollanda Karamanlar Federasyonu’nun ana taşıyıcı ilk kuruluşu olan Hollanda Karamanlar Vakfı’nda kurucu ve yönetici olarak bulunmuş. Hâlâ pek çok sivil toplum kuruluşunda ve dernekte çalışmalarına devam ediyor.
Bunca aktif ve sosyal olan Ali Yağcı, Hollanda’da son 30 yılda sadece bir sektörde çalışmış ve o sektörde işveren olmuş. O sektör, turizm, tanıtım ve seyahat sektörüymüş.
Ali Yağcı’nın içinde memleket sevgisi bir kor gibi hiç sönmemiş. “Memleketime, Karaman’a ne yapabilirim” diye düşünmüş. Sonra şu kanıya varmış:
“Ben bir öğretmenim, eğitimciyim. Aynı zamanda tanıtım ve seyahat işi yapıyorum.
O zaman eğitim ve tanıtım, bu iki ameliyeyi bir arada nasıl sunabilirim? Bu fikri bir araya getirerek Karaman’da ne yapabilirim? Eğitim ve tanıtımı birlikte sunmak lazım.”
Ali Yağcı, araştırmaları sonucunda Türkiye’de müstakil bir ilköğretim müzesi olmadığını öğrenir. Ne bakanlığın, ne bir üniversitenin ne bir belediyenin ne de bir zenginin böyle bir müzesi olmadığına hayret eder.
Ali Yağcı, “Bazı müzeler bünyelerinde küçük bir odayı bir kara tahta, iki sıra, bir kara önlük ile sözde ilk eğitim müzesi yapmışlar. Kesinlikle küçümsemiyorum ama, resmin tamamı bu değil” diyor.
Türkiye’de müstakil bir ilköğretim müzesi olmadığının altını çizen Ali Yağcı, şunları söylüyor:
“Hollanda’da, bu minval üzere en az 7-8 tane müze var. Bende Karaman’da bir ilköğretim müzesi kurma fikri oluştu. Bu uzun yıllar önceydi ve yaklaşık 30 yıldır bu uğurda malzeme biriktirmekteyim. En büyük idealim, Karaman’da bir ilköğretim müzesi açmak.
Yeterli sergi malzemelerine sahibim. Türkiye’nin sayılı koleksiyonlarından birisi olan ‘İlkokullar İçin Yardımcı Ders Afişleri’ koleksiyonunun sahibiyim ve bunu insanımızla, hemşerilerimizle paylaşmak istiyorum.”
Ali Yağcı yıllardır hayalini kurduğu müze projesi için çalmadık kapı, görüşmedik kişi bırakmadı. Sonunda başardı. Karaman Valiliği, özellikle İl Milli Eğitim ve İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün anlayış, katkı ve teşvikleri ile Gazi Okulu olarak bilinen Birinci İstasyon Caddesi’nde bulunan eski Gazi Mustafa Kemal İlkokulunun binası bu projesi için tahsis edildi.
Ali Yağcı hayatının en heyecanlı, en yoğun ve en telaşlı günlerini yaşıyor. Gazi Okulu’nun
sınıflarında kronolojik sıraya göre bir ilköğretim müzesi kuruyor.
Ali Yağcı, kendisini destekleyen Duru Bulgur’un sahibi İhsan Duru’ya, fikir danışıp yardım aldığı dostlarına, Ethem Büyükköse’ye, koleksiyon parçalarını sınıflara yerleştirmede yardımcı olan arkadaşları Ömer Ahmet ve Furkan’a, malzeme topladığı dönemde kendisine omuz veren dostları Ahmet Kara ve Yüksel Çakıroğlu’na sonsuz teşekkürlerini sunuyor.
Ali Yağcı’nın amacı, hayırla yâd edilmek, boş kubbede bir hoş sada bırakmak, Karaman’da bir ilköğretim müzesi açmak. İnşallah bunda da sona yaklaştı. Binlerce objeyi Hollanda’dan Karaman’a getirdi.
Cumhuriyet’in 100. yılında, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda, Karaman’da Türkiye’nin ilk ve tek İlköğretim Müzesi açılacak. Karaman sevdalısı bir gurbetçi yılların hayalini gerçekleştirecek. Bu müze, bir hayalin peşini bırakmayan Ali Yağcı’nın Karaman’a hediyesi olacak.
Karaman Cezaevi’nin bitişiğindeki toprak damlı, hayatlı bir evde doğup, kader mahkumlarının ve nöbetçi jandarmaların söylediği türkülerle büyüyen ve hayatını Hollanda’da çalışarak sürdüren Ali Yağcı’yı tanımanızı istedim. Sabahattin Ali ile başladık, onunla bitirelim:
“Kurşun ata ata biter Yollar gide gide biter Ceza yata yata biter Aldırma gönül aldırma.”
Not: Vali Hüseyin Engin Sarıibrahim’in, Gazi Okulunun yeni bir kimlikle hizmet vermesine vesile olan, Ali Yağcı başta olmak üzere, emeği geçen tüm kişi ve kurumların yöneticilerine Karaman halkı adına plaket vermesini umuyorum. Keşke Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy da açılışa katılsa. Davet edilmişlerdir inşallah.
Bu yazıyı, Neşet Ertaş’tan “Hapishanelere Güneş Doğmuyor”, Edip Akbayram’dan “Aldırma Gönül” ve Emel Taşçıoğlu’ndan “Mektebin Bacaları” türküleri eşliğinde okuyabilirsiniz.