BAHAR GEÇTİ, SARI LALELER SOLDU
Kürtlerde Memo ne ise bizde de Memiş o. Memiş isimli üç arkadaşım oldu, bir de erken yaşta vefat eden yeğenim vardı. Memiş, Mehmet, Muhammet ve Mahmut adının halk ağzında bozulmuş şeklidir veya bir başka söyleniş biçimidir. Ortaokulda Memiş adını taşıyan iki arkadaşım vardı. Biri öğretmen oldu, diğeri doktor. Ortaokuldaki Memiş’le liseden arkadaşım olan Memiş’in ortak yanları vardı. Her ikisine de Sarı yakıştırması yapılırdı. Sarı Memiş’lerden biriyle fikirdaştık. Diğer Memiş’le aynı şehrin çocukları ama ayrı dünyaların insanlarıydık. Birbirimize uzaktan muhabbet besleyen iki arkadaştık. Görüşmesek de hâlâ arkadaşız.
Zaman öyle hızlı akıyor ki, bir gökdelenin halatları kopmuş asansörü gibi düşüyor. Birkaç saniye sonra zemine çarpacak, her şey parçalanacak. Hayatımız da böyle. Kayıp gidiyor günler. Hızına yetişemiyoruz. Durup dinlenmek istediğimde bile bana rahat yok. Beynimde bir faaliyet, bir yoğunluk. O kadar enerjiyi nereden, nasıl buluyorsa harıl harıl çalışıyor. Nasıl bir sistem kurulmuşsa, akıl erdiremiyorum. Benim dışımda, benim isteklerimin de dışında çalışıyor.
Bir bilseniz, önüme neler getiriyor. Tv kumandasının çok gelişmiş bir modeli sanki. Benim elimde değil. Biri sürekli tuşlara basıyor. Öyle hızlı kanal atlatıyor ki, altyazıları okuyamıyorum, çoğu kez görüntüleri bile seçemiyorum. İstediği yerde duruyor, hiç aklında olmayan bir kanalı önüne koyup, “haydi şimdi bunu izleyelim” diyor. Binlerce, milyonlarca görüntü dosyasından önüme birini getirip, çekip gidiyor. Bunu yapan hafıza mı, başka bir el mi, bilmiyorum.
Belleğimiz, anılarımızı bizim isteğimize göre düzenlemiyor. Karmakarışık. Öyle bir düzenek ki, henüz şifresini çözebilmiş biri yok. Doktor Memiş ve lise arkadaşım Memiş, hafızamın veya düşünce adlı beyin kumandamın önüme getirdiği iki isim. İkisine de selamlarımı iletiyorum.
Size anlatacağım Memiş, ortaokuldan sınıf arkadaşım olan Sarı Memiş. “En” seçimi yapılsa birinciliği Sarı Memiş açık ara kazanırdı. Kimsenin birinci seçilmediği, kimsenin bir seçimle onurlandırılmadığı, övgünün akla gelmediği yoz yıllardı, zor yıllardı.
“Bazen bir cümle, belki bir kelime bile hayat yolculuğumuzun güzergahını değiştirebilir. Benim için böyle oldu. Babam beklediğim cümleyi, o tek sözcüğü söylemedi. Söyletmeyen Allah söyletmez. Babam, ayrılık acısına dayanamadığım bir günde ansızın çıkıp geldi. Söyleyeceğine çok emin olduğum, ha söyledi ha söyleyecek diye kıvrandığımı fark etmiş olabilir mi, emin değilim. Ama beklediğim sözcüğü söylemedi. Her şey o günden sonra başladı. Benim geleceğimin rotası da o gün çizildi. Tek kelime, sadece bir kelime bir yaşamı kuşatacak denli güçlü olabilir mi? Emekli eğitimciyim, öğretmenlik yaptım. Zevkle, gururla, istekle, şikâyet etmeden…. Karaman İmam Hatip Ortaaokulu’na kayıt yaptırdığım günü dün gibi hatırlıyorum. Yıllar önceydi. Her ayrıntı gözümün önünde. İmam Hatip’te okumak için Karaman’a gelinceye kadar hiç gurbete çıkmamıştım. Komşu köyü bile görmemiştim. Okul açılalı bir ay kadar olmuştu. 11-12 yaşlarındaydım. Babam Alata’dan beni görmeye gelmişti. Çok sevinçliydim. O anlatıyordu, “Annen iyi, kardeşlerin iyi, arkadaşların da iyi. Hepsi seni çok özledi.” Buraya kadar dayanabildim. İçimdeki özlem, önüne çıkan her şeyi içine alan bir sele dönüştü. Sel, bilmediği yollarda başını kayalara çarpa çarpa yaralanan ve acıyla kıvranan bir dev gibiydi. Zapt etmem mümkün değildi. Zor tuttuğum gözyaşlarımı babamın görmesini istemiyordum. Hemen dışarıya çıktım. Bir köşeye sindim. Uzun süre içli içli ağladım. Hasretlik denilen kor ateşi gözyaşlarım söndürdü. Yeniden eve girdim, elimi yüzümü iyice yıkayarak babamın yanına döndüm. Bekliyordum ki, “Seni götürmeye geldim”, “Haydi! Köye dönmek istiyorsan gidelim” veya “Benimle mi geleceksin, burada mı kalacaksın?” desin. Hiç tereddütsüz peşine takılıp hemen köye dönecektim. Öyle bir teklifte bulunmadı. Ben de “Köye dönmek istiyorum” diyemedim. Çünkü Karaman’a gelmek, imam hatipte okumak için çok ağlamıştım. “Daha çok küçüksün” uyarılarına rağmen “Hayır, ben Karaman’da okuyacağım. Her zorluğa dayanırım. Gitmek istiyorum” diyerek inat etmiştim. İyi ki inat etmişim, iyi ki babam beklediğim cümleyi söylememiş. Benim hayatım iki gözyaşı dökme arasında şekillendi. Karaman’a gelmek için ağladım. Bunu ailem gördü. Köye geri dönmek için ağladım. Bunu bugüne kadar kimse bilmedi. Babam köyümüze yalnız döndü. Ben artık okumak için Karaman’a gelmiş bir çocuktum. Ayrılığın ne olduğunu öğrendim. Erken büyümek zorundaydım. Öyle de oldu. 11 yaş, benim büyüdüğüm ve ayakta durduğum yaştır. Ayrılık acısını da derinden hissettiğim yaş.”
Emekli eğitimci, öğretmen emeklisi, benim ortaokul arkadaşım Sarı Memiş, sınıfın yaşça en küçüğüydü. Benim aklımda öyle kalmış. Sınıfın en küçük boylusuydu, en zayıfıydı. En sarışınıydı. En hareketlisiydi. En hızlı koşanıydı. En çok güleni en çok üzüleni ve en çok sevineniydi. En tiz seslisiydi en çok sevileniydi. Memiş’in Karaman’a geliş öyküsünün kısa bir özeti yukarıda okuduğunuz paragraflardır.
Bir acıyan, kanayan yaram var ki, ne yapsam kapanmıyor. Acımasız, vicdansız, çirkin tavırlı biri vardı. Dayakçılığıyla nam salmıştı. Sarı Memiş, hafızamın önüme koyduğu görüntü dosyasına göre, bu gaddarın şiddetine en çok maruz kalanlardandı. Kızıl saçlı, kırmızı suratlı ve Allah’ın gülmeyi unutturduğu, ebleh suratlı talihsiz kullarından biriydi. Bizim derslerimize girme şansını her nasıl olmuşsa elde etmiş, astığı astık, kestiği kestikti. Kişinin çirkinliği ve bahtsızlığı kendisinde kalmaz, bulaşıcıdır. O da birtakım özelliklerini meslektaşlarına bulaştırmakta gecikmedi. Tarif et deseler, edemem. Aklımda kalan bodurluğu ile yüzünün genişliğinin uzunluğundan fazla olduğudur. Aklımda kalan, İngiliz filmlerindeki uşak ya da kiralık katillere benzettiğim görüntüdür.
Memiş, o yılların enlerinden bugüne neleri koruyabilmiştir acaba?
Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, bana göre en güzel şiiridir, “Öyle Bir Yerdeyim ki.”
“Dostum, dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe”
İster Ahmet Kaya’nın bestesini ilk seslendiren Selda Bağcan’dan ister Ahmet Kaya’nın kendisinden dinleyin. Ya da Rubato & Mehmet Erdem, Aliye Mutlu, Elif Kaya, Melis Balkan, Derya Yıldırım veya remixlerini dinleyin. Benim ilk tercihim Selda Bağcan’dır. İsim ve soy isim kontenjanından Irmak Arıcı’ya öncelik veriyorum. Her sanatçıdan ayrı ayrı dinleyebilirsiniz. Böylece sorun ortadan kalkar, tartışmaya gerek kalmaz.
Mayıs’ın güzelliğine bakar mısınız? Daha bakamadan geçiverdi. Olsun, haziran ayı da her yanımız bahar bahçe diyeceğimiz günlerin anasıdır. Ortaokul arkadaşım Sarı Memiş’i, emekli eğitimci Memiş Hoca’yı bu yazının konusu yapan da baharın gören gözlere ikramı olan sarı lalelerdir. Memiş, dağ eteklerinde sarı laleleri temaşa ederken, Karaman’da Yunus Emre’nin Sarı Çiçeği’nin peşinden yolculuğa çıkan gönül adamlarının öyküleri konuşuluyordu.
Bahar renkleriyle, kokusuyla, coşkusuyla başımı döndürdü. Bu yazı, bu ruhsal esriklik haliyle yazılıyor. Başka türlüsü olamazdı. Önce sizlere Memiş Arıcılık’ı tanıtmalıyım. Benim 55 yıllık arkadaşımı… 1956 Alata doğumlu. İlkokulu Balcılar kasabasında, ortaokul ve liseyi Karaman’da okudu. İmam Hatip Lisesi’ni bitirdikten sonra 1981 yılında Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldu. Sırasıyla Mersin Atatürk Lisesi, Mut İmam Hatip Lisesi, Kırşehir Vali Mithat Sağlam Ortaokulu ve Yeşildere Lisesi’nde görev yaptı. Karaman Anadolu Lisesinde öğretmen, müdür yardımcısı ve müdür başyardımcısı olarak çalıştı. Karaman Abdullah Tayyar Anadolu Lisesine müdür başyardımcısı olarak atandı. Karaman Anadolu Lisesi’nde 30 yıla yakın okul müdürü olarak görev yaptı. 2021’in Ocak ayında Karaman Anadolu Lisesi Müdürlüğünden emekli oldu.
Memiş, bir süredir beni köyüne davet eder. Fırsat bulup gidemedim veya tembellik ediyorum. O da “Bak! Gör işte! Alata’ya, bu güzel topraklara gelmiyorsun, neler kaçırdığından haberin olsun” dercesine, baharın kalbinden fotoğraflar göndermez mi? Son gönderdiği fotoğraflar beni can evimden vurdu. Ters laleler diyerek, çiçekte ve resimde seyrine doyamadığım renk olan sarı bombardımanına tuttu. Memiş, 11 yaşında ayrıldığı Alata’ya doyamayan biri. Bana oradan bir hayli fotoğraf geçti ve hepsi de sarı laleler, ters sarı laleler… Van Gogh’un resimlerinde bolca kullandığı sarı tonun aynısını taşıyan dağ çiçekleri…
Sarı lalelerden söz edip MFÖ’yü unutursak çarpılırız. Onlardan ‘Sarı Laleler’i ne çok dinlemişliğimiz vardır. Şimdilerde unutmuş olabiliriz. Ama her lale mevsimi, Fuat’ın gitarı, Mazhar Alanson’un genizden ve derinden çıkan sesiyle bu şarkı gelir, bana yoldaş olur. Kaç kişi sırf bu yüzden sevdiğine sarı laleler almıştır? Kaç kişi hayalinde bile olsa çiçek pazarında keşfe çıkmıştır? Mazhar’ın gezdiği Amsterdam’daki çiçek pazarını ben de gezdim. Sarı lalelerden gözümü alamadım. Ama tercihimi sümbülden yana kullandım. Sümbüllerin kokusu sarı lalelerin güzelliğinin önüne geçti. Hayatımda her tercihim, lale yerine sümbülü seçmek gibi gelişti. Hiç pişmanlık duymadım. Kaderin çizdiği yol olduğuna inandım ve olanda hayır vardır şiarına sıkı sıkı yapıştım.
Bizi “Çiçek pazarına götürüp, sarı laleler aldıran” şarkıyı unutmuş olamazsınız.
Sen olmazsan buralara gelemezdim ben…
Sevemezdim bu şehri anlamazdım dilinden
Bu şarkının sözleri Mazhar Alanson’a ait. Mazhar Alanson’dan ‘Sarı Laleler’in hikayesini dinlemiştim. Özetle şöyle anlatıyordu:
“Amsterdam’dayız, yağmurlu bir gün. Biricik ile tartıştık, aramızda fırtınalar esiyor. Kızgın, benimle konuşmuyor. Sabaha kadar şarkı yazmaya çalıştım, ama hiçbiri olmuyor. Camdan dışarı baktım, hava gri. Güneş daha doğmamış. Biricik uyurken bir hışımla çıktım dışarı. Oranın meşhur çiçek pazarında bir kafede oturup kahve içiyordum. Bir hanım geldi, hoş sohbet etmeye başladık. Güzel güzel sohbet ederken aklıma Biricik geldi, ona gitmek istedim. Sohbet için teşekkür edip gördüğüm ilk çiçekçiden o güzel sarı laleleri alıp yanına döndüm. Henüz uyanmamıştı, yatağın kenarına bıraktım çiçekleri. Uyandığında bana çok güzel sarılmıştı…”
Memiş Arıcılık’tan gelen ters sarı lale fotoğraflarına bakmaktan kendimi alamadım. Memiş, Taşkent’in Balcılar (Alata) mahallesinin dağlarında, yani Toroslarda yetişen ters lalelerin fotoğraflarını çekmiş, “Bu lalelere bölgede ‘gabalak’ denilmektedir. Bölgede gabalakları her yerde görmek mümkün. Ama Kayaardı, Kapçının Taşı ve Kisecik denilen mevkilerde yoğunlaşıyor. Gabalaklar karlar eridikten 15 gün sonra açmaya başlıyorlar. Canlılıkları 15-20 gün kadar sürüyor. Büyük bölümü sarı renklidir” notunu eklemiş.
Ters sarı lale veya bölgedeki adıyla gabalaklar koruma altında değilmiş ve literatürdeki adını maalesef bilen yokmuş. Dünyada güzel ne varsa ömrü kısa oluyor. Torosların ters sarı laleleri gibi. Şimdi artık solmuşlardır. Sararıp solmuşlar diyemedim.
Hafıza adlı bilinmez, bizi istediği yere sürükleyen bir uzay gemisi olmalı. Çocukluğumun can arkadaşlarından birini yanıma getirip, derinlerde sakladığı arşiv bilgilerini önüme seriverdi. Memiş Arıcılık’ın mesleğindeki başarıları hakkında bir değerlendirmede bulunamam. Ama ben onunla dört uzun yıl arkadaşlık yaptım. O dönemlerden unutulmaz anılarımız var. Memiş Hoca, benim unuttuğum bir olayı yazıp gönderdi. Aşağıda okuyacağınız anı hafızamdan silinip gitmiş.
“İmam Hatip Ortaokulu birinci sınıftayız. Türkçe öğretmenimiz Cafer Özkan, bir gün hepimizden bir hikâye yazmamızı istedi. Arkadaşlarımızdan birinin hikayesi çok farklıydı ve sınıf arkadaşlarımın tamamını etkilemişti. Hikâyenin adı “Karabaş” tı ve bir köpeğin acıklı öyküsüydü. Hepimizin gözü yaşardı. Türkçe öğretmenimiz Cafer Özkan da etkilenmişti. Arkadaşımıza, ‘Yarın bu hikâyeyi güzelce bir kağıda yaz, getir. Bunu Papağan dergisine gönderelim, orada yayınlansın.’ Gönderilip gönderilmediğini bilmiyorum. Bu hikâyeyi yazan değerli arkadaşım Ahmet Tek idi.”
Türkçe öğretmeni Cafer Özkan’ı ve o yılların iki mizah dergisinden biri olan Papağan’ı hatırlıyorum. (Diğer dergi Akbaba idi) Karabaş’ı da hatırlıyorum. Henüz 4-5 yaşlarında iken gözümün önünde belediye çöpçüsünün vurup öldürdüğü bir sahipsiz köpekti. Biz çocuklar gibi, bir deri, bir kemik yığınıydı. Yerinden kalkmaya mecali yoktu. Ama tüfek patlayınca adeta çevik kaplan kesilmişti. Ne yazık ki, kurşunu yemiş, kaçsa da bir süre sonra bir duvarın köşesine yığılıp kalmış, kanı başının etrafında göl oluşturmuştu. Fazla bekletmediler, ayaklarından sürüyerek, leşini hayvan pazarı civarında bir yere attılar. Ama ödev olarak yazdığım Karabaş’ı hatırlamıyorum.
İlkokul öğretmenim Ahmet Duru, beşinci sınıfı bitireceğimiz dönemin son haftasında öğrencilerine yazdırdığı anı defterini ölümünden bir süre önce okutmuş, ‘yazar olmak istiyorum’ diye yazdığımı hayretle görmüştüm. Öyle yazmış olabileceğim hiç aklıma gelmemişti. Yazar olamadım ama gazetecilikten de pişmanlık duymadım.
Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi’nin eski dekanlarından Prof. Dr. İdris Nebi Uysal hocamın, bir renk uzmanı olduğunu bilmiyordum. Meğer renkler üzerine yıllarını vermiş. Uysal Hoca, Kılbasan’daki yağmur duasını anlatıp, Karasakal Hoca’nın Morcalı köyündeki bir öyküsüne yer verdiğim yazıdaki renkli köy isimlerini okuduktan sonra bana içeriği öyle zengin doküman gönderdi ki, artık bir başka güne kaldı. Ama önceliğim Yunus Emre’nin ‘Sarı Çiçek’ şiirine, bu şiirin izini süren yazarların ‘Sarı Çiçek Öykü Yarışması’nda derece alan eserlerinin yer aldığı, Saray Holding SE-K-A-SAR Vakfı’nın bastırdığı ‘Şehir Unutması’ kitabı olacaktır. Size, o güzel hikayelerden özetler sunmaya çalışacağım.