Kaç gün geçmiş üzerinden, Karaman’a son gidişimin, saymaya üşendim. Çok olmuştu ve Karaman’ı özlemiştim. Sabahın ilk ışıklarıyla evden çıktım, Sarı Çiçek Parkı’na yürüdüm. Gece yağmur ağaçları yıkamış, yapraklar ışıl ışıl, çiçekler rengarenk, top reyhanlar, fesleğen, lavanta, hanımeli, kül çalısı, altuni taflanlar mis kokuyor. İğdeler çiçek açmış. Her kokuya efelik yapıyor.
Bir park bu kadar mı huzur verir? Böyle iç dinginliği veren bir başka şehir parkı görmedim. Şiraz, İsfahan veya Endülüs’teki parklara yeni kardeş gelmiş dersiniz. Bin yıldır buradaymış gibi. Oysa yeni yapılmış. Son gidişimde yoktu. Emeği geçenlerden Allah razı olsun.
Parka ayak bastım, sarmaşık sarı güller arasında kaybolmuş ahşap çay ocağından burnuma çay kokusu geldi. Gaudi’nin Barselona’daki Park Güell’nden kaçıp gelmiş bir çay ocağı. Yunus Emre’nin güftesi, Selahattin Pınar’ın Neva bestesi “Gel Gör Beni Aşk Neyledi” şarkısı ile ruha havadan yağmurlama yaptıran merkez de yine aynı çay ocağı. Yağmurlamanın yüreklere düşen damlacıklarının pıt pıt sesleri derinden geliyor.
- Ben yürürüm yâne yâne
Aşk boyadı beni kane
Ne âkılem ne divâne
Gel gör beni aşk neyledi.
Yana yana yürüdüğüm oldu mu, aşk beni kana buladı mı diye geçmişe gideceğim an, görünmez bir el bir bulutun üstüne çıkarıverdi. Bir ilahi güç olmalı ki, buluta hız verdi. Bulut gidiyor, park ayağımın altında dönüyor. Yumuşacık koltuğa gömülmüş gibiyim. Bulut hafif, ben daha hafif… Taş plaktan fasıl devam ediyor. Kulağım şarkıda.
- Ben Yunus-u bîçâreyim
Dost ilinde âvâreyim
Baştan ayağa yâreyim
Gel gör beni aşk neyledi.
Biçareyim, avareyim, baştan ayağa yareyim diyemeyeceğim. Bu kadar da abartamam. Beni buluta çıkaran el, böyle düşünmeme gücenmiş olmalı ki, elimden ilk tuttuğu yere indiriverdi.
Bir anlık seyir bile bir ömre yetecek haz verdi. Şükür dedim, çay kokusunun menbaına vardım. Çay gelmeden Ahmet Yesevi Hazretleri aklıma geldi. İlk kez çay içtiği vaktin öyküsü… Şöyle ki;
Yesevi Hazretleri Çin’e gidiyor. Sıcak bir günde yol kenarında dinlenirken, bir köylü kendisine bir porselen fincanda çay ikram ediyor… Hoca Yesevi, o zamana kadar hiç görmediği, adını bile bilmediği çayı içince rahatlıyor ve harareti gidiyor. Ellerini açıp dua ediyor, “Ya Rabbi bu içeceğe revaç ver. Bizi sevenler içsin, faydalansınlar.”
Rivayet odur ki, bu dua sonucu çay önce Türkistan’da, sonra da Anadolu’da özellikle tasavvuf erbabı arasında büyük rağbet görmüş. Dervişleri uyanık ve zinde tuttuğu için “Evliya Çorbası” diyenler bile olmuş.
Çayım geldi, kokusunu iyice içime çektim, sonra bir yudum aldım. Çaycı bana bakıyor, “mmm” diyorum. Üçden daha az ‘m’ kullanılmadan övgünün, sevginin hatta küfrün kabul edilmediği günlerdeyiz. Aşkımmmm, canımmmm, mmmmmm. Ortalık ‘m’ den geçilmiyor. M harfi bu kadar değer kazanacağını hiç düşünmemiştir. Çay nefis. Olmadı. Nefisss. Bu kural ‘s’ için de geçerli demek ki… Nefissss ve mmmmm!
Bir Hicaz ilahi başlıyor. Güfte Yunus Emre’den:
- “Ah nice bir uyursun, uyanmaz mısın?
Göçtü kervan kaldık dağlar başında.
Çağrışır tellallar inanmaz mısın?
Göçtü kervan, kaldık dağlar başında.”
Bugün Yunus Emre günü mü diye soruyorum. Çaycı gülümsüyor. “Burada her gün Yunus günü. Burası Yunus’un memleketi. Bu parkın adı Sarı Çiçek. Yunus Emre’nin şiirinin adıdır. Bu parktan daha güzel bir parkımız var; Yunus Emre Parkı. Orası çok kalabalık olur. Yunus Emre Camisi ve Türbesi’nin önünde şimdiden kuyruk oluşmuştur. Bu şehir Yunus Emre’nin izlerini taşır, onu yaşatan şehirdir. Şimdi çalan eseri Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu icra etmiş. Yunus Emre İlahileri adıyla piyasaya sunulmuştu. Eğer okurum derseniz size bir kitap hediye etmek isterim.”
Çaycı bunları gururla söylüyor. Elbette gururlanılacak bir hal. Böylesi nerede görülmüş?
Kitap istediğimi işiten çaycı bir çırpıda gitti ve geldi. Elindeki kitabı kibarca uzatırken, şu açıklamada bulundu:
“Bu kitap 2022 yılında basıldı. Karaman Valiliği İl Milli Eğitim Müdürlüğü, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile Saray Holding’in SE-K-A SAR Vakfı’nın ortak çalışmasının ürünüdür. ‘Yunus Emre’nin İzinde’ üst başlığı ile düzenlenen ‘Sarı Çiçek Öykü Yarışması’na katılan 813 eserden ilk yirmi beşe giren öykülerden oluşmaktadır.”
Bir öykü yarışmasına bu kadar eser gönderildiğini hiç işitmemiştim. Ben bu işleri pek bilmem. Yunus Emre’nin İzinde 813 öykü bir rekor olmalı. Yunus’un arı Türkçesine sadık kalınmıştır mutlak. Yunus’un dilini bilmeyen, Yunus’un dünyasından habersiz olan nasıl Yunusça öykü yazsın? Yunus Emre’nin cümleleri başlığı altında ne uyduruk sözler paylaşılırdı bir vakit. Oysa Yunus Emre’nin şiirlerinden gayrı geride bıraktığı tek mirası yok.
Çaycının getirdiği sürprize hayran hayran bakıyorum. ‘Şehir Unutması’ başlıklı bir kitap. Kapak kompozisyonu, renk seçimi, kağıt kalitesi süper. Emek verilmiş. 200 sayfalık bir eser. Kitabın girişinde dönemin valisinin “Yunus Emre’nin İzinde” başlıklı bir yazısı var.
Daha sonraki sayfalarda Saray SE-K-A SAR Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı Sami Özdağ, bir başlangıç bir de sunuş yazmış. “Hıdrellezde Gönül Sarayımın Sarı Çiçekleri ve Hayata Yunusça Bakmak” başlıklı yazısında, kendi gönül sarayının sultanlarını anlatmış. Baba Kamil Özdağ, anne Semiha Özdağ başta olmak üzerinde emeği olanları minnetle anmış, “İnsanlığın ve özellikle benim gönül dünyamı aydınlatan meşalelerden biri de Yunus Emre hazretleridir’ demiş.
Sami Özdağ dünya görüşünü, yaşama bakışını belki daha çok iç alemini paylaştığı yazısında, geleceğe ışık tutan görüşler de serdetmiş. Sami Özdağ’ın gençlere önerilerinden bazıları:
“Sadece bakmayınız.
Baktığınızı derinliğine görünür.
Sadece dinlemeyiniz, anlayınız.
Anladığınızı yorumlayınız.
Sorgulayınız.
Analiz ediniz.”
Sami Özdağ, Yunus Emre’nin Sarı Çiçek şiirinin tahlilini yapmaya gayret etmiş. Çok ilginç saptamaları var. Çevresel sorunların, dünyanın sancılı halinin müsebbibi olarak Yunus Emre’nin Sarı Çiçek’te vurgulamaya çalıştığı inceliklere dikkat edilmemesini görüyor. Çiçeğe kıyabilen, çiçekleri ezip geçmekte beis görmeyen insanın, kendi sonunu hazırladığına dikkati çekiyor. Özetle, herkese hayata Yunusça bakmayı öneriyor.
“Karıncadan Sarı Çiçeğe” başlıklı sunuş yazısı ise bir tür çağdaş manifesto. Sami Özdağ, Anadolu topraklarında köklenmiş bir dünya görüşünün çağdaş tasarımını hazırlamış adeta. Hazreti Süleyman’ın karıncaların dilinden anladığına işaret eden Karınca Suresi’nden Sarı Çiçeğe uzanan yekpare bir güzergahı kurtuluş olarak görüyor.
Evren avatar misali. Vahdeti vücut anlayışının çağdaş yorumu. Evrende her şey birbiriyle ilintili, birbirini bütünlüyor. Uzun bir sunuş yazısı. Sami Özdağ, bu yazıları biraz daha geliştirip, çeşnilendirirse “Gönül Sarayımdan Yansımalar” adlı bir eserle kitapseverlere sürpriz yapabilir.
İçtiğim çay daha üç bardak… Tiryakiler “Çayda sınır yoktur” demiş ve şu sıralamayı yapmışlar:
“1 çay beyhûde,
2 çay faide,
3 çay kaide,
iç 4’ü at derdi,
madem çıktın 5’e,
sürgit 15’e”.
Kitaptan başımı kaldıramadım ki çaya sıra gelsin. Karaman’dayım. Sarı Çiçek Parkı’ndayım. Yunus Emre’nin eserlerinin çalındığı sarı sarmaşık güllerinin içinde kaybolmuş bir çay ocağının çardağında oturuyorum. Elimde Şehir Unutması adlı öykü kitabı, önümde çay.
Bir sonraki yazıda öyküleri anlatmaya çalışacağım. Kitaba adını veren “Şehir Unutması” adlı öykü birinci seçilmiş. Gerçeküstü öykücülüğün başarılı bir örneği. Aslında bir masal. Beni Şanlıurfa’ya götürdü. Kale eteklerinde oturup güvercinlerin uçuşunu izlediğim günleri hatırlattı. Filme alınsa, seyirci de toplar ödül de. Öyle güzel bir masal. İçinden aşk geçen ne varsa onun kötüsü olabilemez. Aşk, kötülüğün olduğu yerde yaşamaz.
Karaman Sarı Çiçek Parkı’ndan selamlar. Bugünlük bu kadar.
Ahmet Tek