O, Türkmen dervişiydi; sessiz, sakin, içe dönük, kimse hakkında kötü söz etmeyen biriydi. Ağırbaşlı, mütevazı, gülerken bile kendini frenlemekten geri kalmayan bir Türkmen oğlu. Çatık kaşları yaratılışındandı. Yumuşak kalpli, sevecen insanlardandı ve o benim çocukluk arkadaşımdı.
Karaman’da İmam Hatip Ortaokulu’nun ilk öğrencileri daha çok dağ köylerinden gelen, Kur’an kurslarında birkaç yıl temel din eğitimi almış yoksul ailelerin çocuklarıydı. İmam Hatip’te, ilk açıldığı yıllarda Karaman’da oturan ailelerin çocukları parmakla sayılacak kadar azdı. Benim gibi çiftçi çocukları ve el emeğiyle geçim derdindeki esnaf çocuklarından başka, Karaman’da zengin bilinen eşraftan çocuğunu İmam Hatip’e gönderen yoktu. Elbette istisnalar vardı. Bunlardan biri Nas Ailesi idi. Nas’lar iki oğullarını birden İmam Hatip’e gönderen öncülerdendi. Bir de Durhasan’ın Kâmil vardı. O da rahmetli Adnan Özdağ’ı İmam Hatip’e kaydettirmişti. Uzun yıllardır Karaman Belediye Meclisi’nin üyelerinden olan Nadir Nas, benden bir sınıf önde iken, küçüğü Atilla sınıf arkadaşım oldu.
Karaman, nüfusu az ve henüz ilçe iken, birçok kişi birbirini tanır, seceresini bile sayardı. Bir de kim, nereden gelmiş, önemli bir bilgi gibi mutlaka zikredilirdi. Kasabalı, İlisıralı, Kılbasanlı, Alatalı, Taşkaleli, Zengenli, Güdümenli gibi… Hasanoba Köyü, Karapınar’a bağlıdır. Türkmen köyüdür. Ama Karaman’a ait zannedilir, Hotamış misali… Karaman’da Hasanobalı çok aile vardı. Nas ve Çavuşoğlu aileleri Hasanoba’dan Karaman’a göç edenlerdendi. Akraba ailelerdi.
Bir ömürle sınırlı olan hayat yolu, hepimizi bir başka yöne götürür. Kendimiz gittiğimize inanırız ama o yol herkes için bir güzergah çizer. Hepimiz farklı yerde, farklı uğraşlarla, farklı seyirlerle dünya oyunumuzu oynarız. Bu oyun sırasında bazen kendimizi bile görecek vakit bulamayız. Birçok çocukluk arkadaşımda böyle oldu. Onlarla yollarımız erken ayrıldı, bir daha da kesişmedi. Atilla Nas ile yollarımız bizi başka yönlere götürdüğü için karşılaşma fırsatı bulamadık.
Atilla Nas, Rafet-Sevim Nas çiftinin beş çocuğundan üçüncüsü olarak 1957’de dünyaya geldi. Nevzat ve Nadir Nas ağabeyleri, Hediye ve Havva kız kardeşleridir. Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdikten sonra mali müşavirlik ve baba mesleği olan Arçelik bayiliği yaptı. Şirket defterlerini tuttu, Nas Petrol’de ağabeyi Nevzat Nas’la ortak oldu. Karaman’ın kuyumcularından Ükaşe Aköz’ün kızı Rabia ile evlendi. Allah onlara üç kız evlat nasip etti; Tuba,Pınar ve Gamze adını verdiler.
Atilla-Rabia çiftinin kızlarından Tuba, Karaman’da Paşa’nın Ahmet lakaplı Ahmet Serim’in oğlu kimyager Celil Serim’le evlendi. Bu evlilikten Kerem ve Zeynep Duru doğdu. Celil, kardeşi Selim Mehmet ile birlikte Ankara OSTİM’de temizlik malzemeleri üretimi işini yapmaya başladı. Ancak, iki kardeş 2016 yılı Haziran ayının sonunda, bir Ramazan günü sahur vaktinde, kendilerine ait, kimyasal madde bulunan iş yerlerinde zehirlenerek öldü. Atilla Nas’ın damadı Celil 35, kardeşi Selim Mehmet 33 yaşındaydı. Karaman’ı yasa boğan bu talihsiz olay zihinlerde yer etti. İki kardeşin cenazesi Karaman’a getirilerek, 1 Temmuz’da Hamidiye Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Üniversiteyi bitirdiği 1980’den beri Karaman’dan ayrılmayan ve son olarak Nas Petrol’deki işinin başında oturan Atilla, önemli bir kararın arefesindeydi. İki torunu, Kerem ve Zeynep Duru yetim kalmıştı ve onları yalnız bırakmak istememişlerdi. Torunlarının başında olmak için 2016’da Ankara’ya yerleştiler.
Atilla bir gün telefonla aradı. Ankara’ya yerleştiğini ve benim öğrencilik dönemimde oturduğum Emek’teki evin yakınlarından bir daire aldığını söyledi. Atilla’nın Ankara’daki öğrenci evime geldiğini hatırlamıyordum. Anlattı. İşleri bırakıp emekli olduğunu, torunlarıyla vakit geçirdiğini ve evden camiye, camiden eve gittiğini söyledi. Buluşmak için sözleştik. Sonra salgın önlemleri yüzünden hepimizin evlerimize adeta mahkum olduğu günler başladı. Ara ara telefonda konuşurduk. Yazılarımı beğenerek okuduğunu belirtir, siyasete uzak olduğunu ve sevmediğini vurgulardı. Meğer bu sırada amansız hastalığı da başlamış. Karaciğer kanseri teşhisi konulmuş. Ama hiç söz etmedi. Her şeyi kendi içinde yaşayan, kendi kabuğunda bir insan olduğunu biliyordum. Son dönemlerinde bile bu huyunu bırakmamış demek ki…
Atilla Nas, İmam Hatip’te çocuk öğrenci olduğu dönemde çok aktifti, heyecanlı bir mizacı vardı. O yaşlarda bile keskin yüz hatlarına sahipti. Kaşları birbirine yakın olduğu için kızgın veya sinirli biri olarak dikkati çekerdi. Oysa hiç öyle değildi. Çok içten güldüğünü, gülerken bile ölçüyü elden bırakmadığını hatırlıyorum. Hayatında hiç kavga etmediğinden eminim. Saçlarının sıklığı, sertliği, yüz hatları, kaşlarının çatıklığı Türkmen genlerinden ona mirastı. Bana ondan ne miras kaldı derseniz, “kibarlığı, sakinliği, sevgisini içten içe yaşaması ve torunlarına şefkatli bir dede olmasıdır” derim.
Ne kadar yaş alırsak alalım, kader bizi nereye fırlatmış olursa olsun, hiçbirimiz çocukluğumuzdan uzağa düşmeyiz. Her yaş, çocukluğunu bir tohum gibi, öz gibi, bir emanet gibi, iksir gibi içinde taşır. Çocukluk hiç ölmez. Belki suskundur, hiç sesini duyuramamıştır ama ölmez. Bizi, her birimizi içimizdeki çocukla sırlarlar, ötelere çocukluğumuzu da yanımıza yoldaş alıp gideriz. Bizim gizli ve gerçek yanımız çocuksu masumiyetimizdir.
Karaman’da bizim kuşak, ailesinin zenginliğini öne çıkarmaktan utanırdı. Kılık kıyafette, arkadaş seçimlerinde zengin yoksul ayrımı yoktu. Varlıklı ailelerin çocukları kendilerine zengin çocuğu muamelesi yapılmasından hoşnut olmazlardı. Nadir ve Atilla Nas kardeşler de bu kurala sadık kalanlardan oldular.
Peyami Safa, Yalnızız adlı romanında “Derin tesirler dilsizdir” diye yazmış. Rahmetli Atilla’nın dilsizliği, torunlarının yetim kalmasından sonra çok artmış olmalı. Maksim Gorki, Edebiyat Dünyası adlı eserinde, “Tüm insanlar şöyle ya da böyle acı çekiyorlardı. Hiç kimse yaşamından hoşnut değildi, daha iyi koşullar arıyordu. İyi bir şeyler arıyordu herkes” demiş. Atilla rahmetli oldu, mekanı cennet olsun. Bu dünyadaki acılarını bırakarak baki aleme gitti. Aradığı iyi şeyleri rabbim ona nasip etsin.
Evlat ve kardeş kaybı acıların en derinidir. Nas’lar, çekirdek aileden ilk ölüm olayını yaşadı. Aileye, anne, babaya, Nevzat ve Nadir Nas’a kız kardeşlerine baş sağlığı ve sabırlar dilerim. Ben bir çocukluk arkadaşımı kaybettim, elbette hüzünlü ve üzüntülüyüm. En büyük üzüntüm de sözleştiğimiz halde buluşamamak oldu. Hayat ertelemeyi affetmiyor. Karaman, sessiz ve iyi bir insanını kaybetti. Hepimizin başı sağ olsun. Her nefis ölümü tadacaktır. Ondan geldik, ona gideceğiz.
Yusuf Nalkesen’in bir dönem dillerden düşmeyen “Gölgesinde Mevsimler Boyu Oturduğumuz” adlı şarkıyı ne zaman dinlesen Atilla Nas’ı hatırlarım. Atilla, galiba ikinci sınıfa başladığımız yıl “Yeni bir şarkı duydum. Çok güzel. Hiç dinledin mi?” diye sordu. Sonra şarkının sözlerini söyledi. Belki filmine gitmiş, oradan duymuş, belki radyodan dinlemiş olmalıydı. Ama ben bu şarkıyı hiç duymamıştım. Sonra şarkıyı bir gün radyodan dinledim. Hicaz şarkının sözleri çok güzeldi:
“O ağacın altını şimdi anıyor musun?
O güzel günler için bilmem yanıyor musun?”
Bu şarkı yıllarca kulaktan kulağa, gönülden gönüle dolaştı. Dönemin sanatçıları tarafından seslendirildi. Yılın şarkısı seçildi, altın plak aldı.
Bu şarkının sözlerinden beni ilk haberdar eden kişi, Atilla Nas oldu. Dünya, bir ağaç gölgesiymiş. Herkesin bir süre oturup terk ettiği bir gölge…İnsanın güzel eylemler sergileyebileceği, rolünü oynayıp çekilip gideceği bir ağaç gölgesi…
Nazım Hikmet’in Vasiyet isimli şiirini okumanın vaktidir:
“Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni… Tepemde bir de çınar olursa, taş maş da istemez hani…” dizelerinin geçtiği şiiri…
Ya da Necip Fazıl’ın, “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber… Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?” dizeleri…
Çocukluk arkadaşım, buluşamadan vedalaştığımız Atilla Nas, bir köy mezarlığına defnedilmedi. O Ankara’daki hastaneden alınarak, doğup büyüdüğü Karaman’a getirildi. Yakınlarının ve dostlarının dualarıyla ebedi yolculuğuna uğurlandı.
Ümit edelim ki, berzah alemindeki gölgeliğimiz güzel olsun. Gölgesinde mevsimler boyu oturduğumuz ağaçların daha güzelleriyle orada buluşalım. İyiliklerimizin ve güzel eylemlerimizin kabul edileceği, geçerli tek senedin, diğer adıyla yapıp ettiklerimizin yazılı olduğu amel defterimize bakılacak olan ahiret gününde yüzümüzün ak çıkmasını umalım… Atilla Nas, kibardı, duygulu insandı. Mesafeli duruşu, karşısındakilere nezaketinden ve saygısındandı. İmkanlarının genişliğine rağmen sade bir yaşamı tercih etti. Benim tanıdığım kadarıyla Atilla böyle bir insandı… Allah rahmetiyle muamele etsin.
Ahmet Tek