Sevmediğim, duyduğumda rahatsız olduğum iki beylik sözden ilki “Biz bir aileyiz” kalıbıdır. “Biz bir aileyiz” sözü, öyle bir kalıp ki, hangi madenden döküldüğünü kimse bilmez ve kaldırmaya kimsenin gücü yetmez. Bu sözü kullanmak için fırsat kollayan, yakaladığında da hiç kaçırmayan kişi, gerçekte “Ben ailenin reisiyim” mesajını veriyordur.
Hiç kimseye önermem, mesai arkadaşlarını aileden görmelerini. Öyle insanlarla çalışmak zorunda kalırız ki, bırakın aile olmayı, aynı kurumda aynı havayı solumak bile işkenceye dönüşür. Aile olmak o kadar kolay mı? Bu sözü kullananların aile kavramından habersiz olduklarını düşünürüm. Benim de karşıma çıktı öyleleri. Hiçbirinin babaya benzer yanı yoktu, baba gibi olanını da görmedim.
Geçtiğimiz günlerde okudum. Karaman’daki sosyal medya haber olarak vermiş. Bu kez “Biz bir aileyiz” sözünün çıktığı yer üniversiteydi. Üniversite demek, üniversal “evrensel” kurum demek. Uluslararası bir yapıyı aileye benzetmek nasıl bir mantık?
Aile kavramı, üniversitelerde “Sosyolojiye Giriş” dersinin ilk ve temel konusudur. Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü’nde aileyi şöyle tarif etmiş:
“Aile kan, cinsel ilişki ya da yasal bağlarla birbirine bağlı olan insanlardan oluşmuş, mahrem ilişkilerle örülü bir gruptur.”
Üniversite çatısı altında “Biz bir aileyiz” sözünü kullanmak “oksimoron” örneğidir. Aidiyet arayanlara başka beylik sözler bulmalarını öneririm. Ayrıca babanın iyisi kendi evinde olanıdır. Akademide bilim vardır, bilim adamı vardır ve bizler saygı duyduğumuz akademisyenlere “Hocam” deriz.
İş yerleri bizim ekmek kapımızdır. Hakkını, hukukunu gözetiriz, hakkımızı hukukumuzu korumaya çalışırız ama “Biz bir aileyiz” gibi gerçek dışı, boş ve absürt laflar rahatsızlık kaynağıdır. Her görevin, her makamın ve her kavramın bir tanımı vardır. Üniversitelerin en belirgin özelliği, kavramların korunup yetiştirildiği mümbit seralar olmalarıdır.
“Size baba diyebilir miyim?” sorusu Yeşilçam’ın buluşuydu ve mazide kaldı. Üstelik senaryoya göre, filmin sonunda “size baba diyebilir miyim?” denilen kişi, gerçek baba çıkardı.
Ekşi Sözlük, “Biz bir aileyiz” sözüne geniş yer ayırmış. “Tek başıma ben bir hiçim” yazmış biri. Bir de şöyle yazılmış: (sansürlü paylaşıyorum) “Eğer çalıştığınız kurum bu sloganı kullanıyorsa ve siz kendinizi üvey evlat gibi hissediyorsanız, kuruma aidiyet değil mahkumiyet hissediyorsanız, doğum gününüzde size özel bir şeyler yapılmıyor, pasta kesilip mum üfletilmiyorsa, iyi günde de kötü günde de yanınızda olunmuyorsa, daha da kötüsü ailedeki gibi rolleri dağıttığınızda abi, baba, amca dedikleriniz sizi …..kalkıyorsa kurumunuza dönüp “biz nasıl aileyiz……..he söyleyin bana nasıl aileyiz bi gidin demenizin vakti gelmişte geçmiştir bile.”Uludağ Sözlük de bu söze sıcak bakmamış: işte onlardan biri: “İşte bu lafı ve türevlerini hangi ortamda duyarsan duy, topukla, tabanla, tırısla, …. kaç!”
Sevmediğim, rahatsız olduğum beylik sözün ikincisi de “Burası sana emanet” buyruğudur. Kamil Uğurlu’nun, Ak Parti Karaman Belediye Başkan adayı olarak tercih edildiği an, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Karaman’ı sana emanet ediyoruz” dediğini yazmıştım.
Çok iş değiştiren biri olmadım. Bu durum benim tercihim olduğu kadar çalıştığım iş yerlerinin istikrarlı ve kurumsal yapılarından da kaynaklanmış olabilir. “Burası sana emanet” sözü birkaç kez bana da söylendi. İlk işittiğimde de, sonraki süreçte de bu sözü hiç sevmedim. “Burası sana emanet” diyen kişi, hissedilir biçimde ve düpedüz “Verdiğim şeyi almak da benim tasarrufumda. Ayağını denk al. Patron benim, bunu unutma” demektedir.
Bu sözün kitleler önünde söylenişlerine de tesadüf ettim. Törende bulunanlardan bol alkış alan bir söz olduğuna şüphe yok. Devlette ve özel sektörde teamül olmuş. Başka ülkelerde var mıdır, bilmiyorum. Bu sözü sevmeme gerekçelerimden biri de emanet geri alınırken kişiden nezaketin esirgenmesidir. Genelde emaneti veren, emanetin geri alınışında ve sonraki aşamalarda ortada gözükmez. Emaneti geri alan, veren kadar rahat ve özgüvenli değildir. “Patron ben değilim, bu işe görevlendirildim” tavrındadır.
Bana bir görevi verip, “Burası sana emanet” diyen biriyle bir daha yolum kesişmedi. Ya o benden önce gitti, ya beni bir başkası gönderdi. Bu durum galiba herkes için genel geçer kural.
Daha açık ifade etmek gerekirse, “Karaman’ı sana emanet ediyoruz” diyen Başbakan Erdoğan’ın bir şehri emanet ettiği kişiyi unutması veya onunla konuşmadan emanetin bir başkasına verilmesine razı olmasını anlamakta zorlanıyorum.
Bu tavrın son örneği Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Melih Bulu’da karşımıza çıktı. Melih Bulu’nun Boğaziçi serüveni 194 gün sürdü. Melih Bulu “Mehter Marşı” ile geldiği Boğaziçi’nden “ İzmir Marşı” ile gitti. Türkiye’de örneği olmayan bir gidiş onun CV’sine işlendi. İyi takip etmemiş olmalıyım ki, Melih Bulu’nun branşını bile bilmediğimi fark ettim.
Türkiye’de üniversitelerle YÖK’ün tarihi yazıldığında, ki mutlaka yazılacaktır, Melih Bulu vakası ayrı bir bölümde, ibretlik bir örnek olarak kendine yer bulacaktır.
Zamanın ruhu vardır ve her şey kendi mecrasında akar. Melih Bulu’lar her dönemde vardı, dün olduğu gibi yarın yine olacaklardır.
Liyakatsiz oldukları halde bir makama atanan insanlar mevsimlik bitkiler gibidir. Üstelik renksiz, kokusuz, meyvesiz türünden. Çabuk boy atıp hemencecik solarlar. Ait olmadıkları toprak ve iklimde kök salmaya çalışırlar. Asla başaramazlar. Kişi, gelirken getirdikleriyle karşılanır ama giderken bıraktıklarıyla hatırlanır.
Boğaziçi’ne ait bu işlem aynı kaderi yaşayacak olan diğer Melih Bulu’ların ibret almaları için yapılmış olabilir mi?
Not: Canlarımız emanettir, can tende emanettir. Gün gelir gider. Allah’tan gelenler yine O’na döner. Baki kalan bu kubbede bir hoş sadadır. Makalede sözü edilen emanetin, Allah’ın kuluna verdiği emanetle ilgisi yoktur. Kulun, bir başka kulu, makam, mevki, güç, kuvvet vb. her türlü dünyevi üstünlüğü ile emanetçi olarak görevlendirmesine dikkat çekilmiştir. Yakın dönem siyasi tarihimizde emanetçi olarak hemen aklıma gelen iki isim vardır: Hüsamettin Cindoruk ve Binali Yıldırım. Liyakatsizleri siz benden iyi bilirsiniz. Bu yüzden isim yazmaya gerek duymadım. İsim bulma işini sizlere bıraktım.
Ahmet Tek