Ben böyle bir iş için başvurmam. Ben, kendisine emanet edilmiş iş yerindeki kazana çırılçıplak soyunup uzanan ve süt banyosu yaptığını sanan edepsizlerin olduğu ortamda çalışmam.
İş yerinde sağlıklı koşulları sağlamayan, adil ücret vermeyen, bayram seyran bilmeyen işverenin işçisi olmam.
Küçücük çırağını hortumla döven, ücretini isteyen kadının başını yaran vicdansızın yanında bağlasalar durmam.
Sabahtan akşama ağzından küfür eksik olmayan, her konuştuğunda yalan söyleyen, nezaket nedir bilmeyen bir patrona nasıl sabrederim?
Yazının başlığında yer alan “Süt Banyosu Yapacak İşçi Aranıyor” duyurusu tabii ki doğru değil. Böyle bir eleman arayan varsa da ben bilmiyorum.
Eminim, başlıktaki duyuru doğru olsa, bu iş için binlerce kişi başvuruda bulunur.
İş beğenmemek veya çalıştığı işyerinden kendi rızasıyla ayrılmak insan için hak mıdır, suç mudur?
Son günlerde okuduğum bazı haberlerden hareketle işsizlik ve istihdam üzerine düşünmeye başladım. Ekonomi Fakültesi’ndeki ilk yılımda Makro Ekonomi dersi aldım. Bu derste temel ekonomik kavramlar öğretilirdi. En önemli kavramlardan biri ise “İstidam ve İşsizlik” başlığı altında yer alıyordu. Emek, doğrudan işçiyi işaret eden bir kavramdır. Emek çeşitlidir, işsizlik de öyle. Marksist ekonominin dayanağı ve çıkış noktası emektir.
İstihdam ve işsizlik konularını teknik ayrıntılarıyla yazmak niyetinde değilim. Emek ve alın terinin yeryüzünü güzelleştiren can suyu olduğunu bilenlerdenim. Kul hakkının, insan emeğiyle eş değer ifade biçimi olduğunu düşünürüm.
“İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” buyruğunu göğsünde bir altın külçe gibi taşıyan birey için başka söze hacet var mıdır?
İnsan işini, eşini ve aşını seçebilme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Kanaatimce bu üç konuda dayatma insan fıtratına aykırıdır.
19.Yüzyıl ve 20. Yüzyıl’ın ilk çeyreğinde sanayi devrimi olarak tanımlanan ve insan kanıyla, canıyla beslenen kapitalist sistem işçiyi yeni dönemin yeni köleleri olarak konumlandırdı.
Çocuk ve kadınlar da dahil olmak üzere ucuz iş gücü, sanayi canavarının azı dişleri arasında ezildi. Daha sonraları görece refah ve işçi hakları, emeğe bir nebze soluk aldırdı.
“Dünya yapay zekaya kapı aralıyor”, “Dünya pandemi sonrası aynı dünya olmayacak” söyleminin sıklıkla tekrarlandığı günümüzde emek ve alın teri sahiplerine “Ne iş bulursan çalış” komutu, kimden gelirse gelsin, doğru değildir?
Her iş arayanı ova köyüne çoban, tarlaya geçici işçi, bağa bahçeye bekçi, fabrikaya asgari ücretli, AVM’ye güvenlikçi, markete kasiyer, kargoya kurye, kafeye servis elemanı, eve temizlikçi yapmaktan vaz geçin. O dönem geride kaldı.
Aç insan karın tokluğuna çalışır, mecburdur. 21. Yüzyıl’a kadar böyle olmuştur. Hala da geri bıraktırılmış ve diktatörlükle yönetilen ülkelerde geçerli yöntemdir. Aç insan karnını doyuracağı her işte çalışmaya rıza gösterebilir.
Türkiye gerçeğine göre ifade etmek gerekirse, bu topraklarda uzun senelerdir açlık yok. Yeni nesil aç değil; açlık görmedi, açlık çekmedi. Allah çektirmesin. İşte bu kuşak, kendisine aç muamelesi yapılmasından rahatsızdır.
Günümüz kuşağı yoksunluk duyduğu ne varsa onlara sahip olmak istiyor. Açlık çekmiyor, bazı şeylere ihtiyaç duyuyor.
Açlık, yoksulluk ve yoksunluk çok farklı kavramlar. Gençler, bu yüzden önerilen veya ona layık görülen işlere tenezzül etmiyor. Beğenmediği, kendini gerçekleştirme ve ifade etme imkanı vermeyen işleri elinin tersiyle itiyor.
İşçi, hangi iş için istihdam edilmişse sadece o çerçeveyle sınırlı olarak patronuna emeğini kiralamış kişidir. Hiçbir işverenin, işçinin kişiliğini, karakterini, duygusunu ve inancını ipotek altına alma hakkı yoktur.
İşsizler ordusu, bir başka ifadeyle yedek emek ordusu, çalışmaya hazır işsizler, alın terinin tehdididir, emekçinin boğazındaki urgandır. Maalesef böyledir. Emek, emeğin kurdudur.
İşsizler ordusu, yakın gelecekte yedekte bekleyen hazır emek gücü olmayacaktır. Bunun işaretlerini bugün iş beğenmez olarak horlanan yeni kuşağa bakarak görebiliyoruz.
Pandemi döneminde iş yerleri kapanırken, binlerce insan işini kaybederken, “işsizin iş tercihi hakkı” gibi bir konuyu gündeme taşımamı aykırılık olarak görenler olabilir.
Tam bu nedenle bu konuya değindim. Liyakat ve sadakat tartışmalarından daha hafife alınacak mesele olmadığını hatırlatırım.
İş beğenmeyen işsiz sayısı, iş aramaktan canı çıkan umutsuz milyonların yanında devede kulak bile değildir.
İyi ki TÜİK iş beğenmeyenlerin istatistiğini tutmuyor. Bunu yapmış olsa, iş arayanları, iş beğenmeyenler hanesinde görebilirdik. Böylece işsizlik oranı yüzde 15’lerden sıfıra iner, istihdam sorunu kökünden çözülmüş olurdu.
Not: Çalışmak, kelime kökeni olarak eski Yunanca’da doğum anındaki sancı, acı çekme ve işkence anlamına gelmektedir. İngilizce, Almanca, Fransızca ve pek çok dilde de çalışmak kavramı acı, sıkıntı, bitkinlik ve işkence demektir. Emeğin tarihi ise acılarla yazılmıştır.
Ahmet Tek