Karaman’ı Yazmak, Yazara Taş Atmak

Tarihçi, coğrafyacı, edebiyatçı veya dil bilimci değilim.

Gazetecilik yaptım, haber yazdım, editörlük yaptım, medya dersleri verdim.

Yıllarca haber okudum, yine okuyorum.

Yazdığım kitabım yok.

Ama kitapla aram hep iyi oldu. Üstelik çevremde okumamı özendirenler değil, “Niye okuyorsun ki? Niye bunu okuyorsun ki?” diyenler çoğunlukta oldu.

Tutkularımın&* başında kitap biriktirmek (tsundoku&*) ve kitap okumak gelir.

Bana dilimi sevdiren, imla ve yazım kurallarını ilk öğreten kişi ilkokul öğretmenim Ahmet Duru oldu.

Sonra mesleğim, meslek büyüklerim ve okuduğum eserler katkı sundu.

Herhangi bir yazıyı okurken, bilinçli bir durum olmamakla beraber, gözüm yanlışlara takılır.

İster kelime, ister noktalama olsun, her yanlış, ayağım bir taşa takılıp sendeler gibi benim okuma tempomu düşürür.

Öznesiz ve yüklemsiz, zaman kipleri çelişen cümleler kuran, buluş yapmışcasına yazının içeriğini anlamanızı imkansız kılan Türkçe fukaraları medyanın her köşesinde cirit atarken, küçük hatalara takılıp kalmak olur mu?

Maalesef oluyor.

Kimsenin yazıp çizdiğine karışma hakkımın olmadığını biliyorum.

Kim ne yazarsa yazsın, elbette beni ilgilendirmez.

Karaman üzerine yazı yazanların önceliği, bana göre, iki konu üzerinde yoğunlaşıyor;

Ya dünün delileri, ya eskinin güzelliği(!)

Bunları öve öve bitiremiyorlar.

Zannediyorlar ki, eskiden Karaman süpermiş, insanlar harikaymış. Herkesin keyfi yerinde, herkesin ağzı kulaklarındaymış.

Öğretmenler, öğrenciler, komşular, esnaf, çiftçi, şehirli, köylü çok mutluymuş.

Gar, sanki Haydarpaşa imiş. Trenler gelir, trenler gidermiş.

Garajdan otobüsler ve minibüsler köylere, uzak şehirlere yolcu taşırmış.

Sanki Şirinler’in şirin köyü gibi.

Üstelik Gargamel ve kedisinin olmadığı bir şirin belde.

Daha neler varmış ama bana onları görmek, ne hikmetse, kısmet olmamış.

Her sokağın başında küllükler olurdu. Evin her atığı orada birikir, belediye bazen günlerce çöpleri toplamazdı.

Bırakın köy yollarını, şehir içi yollar yazın tozdan, baharları çamurdan, kışları kardan yürünmezdi.

Köyünden veya Karaman’dan başka yeri gören insan sayısı parmakla gösterilirdi.

Erkekler askere gittikleri için mutlaka başka şehirleri görmüş olurdu.

Oysa kadınların büyük bölümü, bir başka yeri görmeden, doğduğu yerde ölürdü.

Ölümcül bir hal yoksa, doktora da hastaneye de gidilmezdi.

On beşindeki genç de, yetmişindeki yaşlı da, sigara dumanından göz gözü görmeyen kahvehane adlı mekana mahkumdu.

Evlerin çoğunda elektrik bağlı değildi, bugünkü elektrikli cihazların çoğu ise yoktu.

Sık sık su ve elektrik kesilirdi.

Şehrin ortasından, içinde kan, bağırsak ve her türlü atık olan ırmak akardı.

Herkes için imkanlar kısıtlıydı. Yoksulluk vardı, yoksul çoktu.

Karaman’da doğdum, liseye kadar Karaman’da yaşadım.

Elbette Karaman’ı seviyorum.

Ankara’da Karaman’la ilgili her etkinlikte, her kuruluşta bulundum.

Karaman sevgime laf ettirmem.

Benim Karamanım, çocukluğumun Karaman’ı bir Anadolu ilçesiydi.

Orta Anadolu ilçelerinin birbirinden farkı yoktu.

Karaman da onlardan farklı değildi.

Toprağı bol ama suyu, bağı, bahçesi, sebzesi ve meyvesi azdı.

Olsun, bunlar geride kaldı.

Şimdi ekonomisiyle, birikimiyle, imkanlarıyla düne göre çok daha güzel bir şehrimiz var.

Bir ilin olmazsa olmazları vardır. Karaman, temel ihtiyaçları karşılayacak kamu yatırımlarına sahiptir.

Organizedeki yatırımlar ve sanayicilerimizin geldiği nokta bir çok ili kıskandıracak durumdadır.

Eksiğimiz de çoktur. Bunun da farkındayız.

Eski günleri özlemle anmak nostaljidir.

Nostalji, gerçekliği gizler, geçmişi temize çeker, özlem duyulan anıları parlatma tekniğidir.

Nostalji, geçmişi hatırlamadan daha çok, geçmişi unutma biçimidir.

Eskiye övgüler yağdırmak gerçeği çarpıtmaktır, hatıraları perdelemektir.

Nostalji kolaydır, hatırlamak zordur.

Hatırlamak ve ihtar aynı kökten türemiştir.

Öyleyse hatırlamada bir uyarı gizlidir.

Nostalji sorumsuzdur, rahatlık önerir.

Geçmişin acılarını, yoksunluklarını unutmak herkesi gevşetir.

Unutulmasın (!) İnsan nisyan ile maluldür. ( Unutkanlık insan halidir.)

“Ah! Ah! Eski Karaman” diye başlayan güzellemeleri okumak yoruyor.

“Ne güzel yazı olmuş. Neymiş çocukluğumuzun Karaman’ı” diyemiyorum.

Ama yazılıyor, daha da yazılacak.

Yazsınlar, daha da yazsınlar.

Bu yazıları beğenenlerin olduğu bir gerçek.

Takıldığım, içerikten çok dilin kullanımınadır.

Lütfen yanlış anlaşılmasın!

Bu yazının muhatapları, yazdığı şey yazıya benzemeyenler, yazdığı şey anlaşılmayanlar değildir.

Cümle kuramayan, meramını anlatamayan, büyük ve küçük harf ayrımından habersizler de değildir.

‘Ki, de, da, mi, midir’ gibi bağlaç, soru edatı ve ilgi zamirlerinin yazımını bilmeyenler de değildir.

“Karaman Türk Dilinin Başkenti” diye başlayıp, cümleyi bitirmeden yazım yanlışı yapanlar da muhatabım değildir.

Daha önce çalıştığım bir basın kuruluşunda yukarıdaki bağlaç ve ilgi zamiri nedeniyle editörlerce sık sık uyarılan bir muhabir, yöneticiye “Lütfen artık bir karar verin. Ayrı yazıyorum, ‘bitişik olacak’, diyorlar. Bitişik yazıyorum, ‘ayrı olacak’ diyorlar. Bitişik mi, ayrı mı yazacağız? Bu sorunu lütfen çözün” diye dert yanmıştı (!)
Yönetici de bu sorunu kökünden çözüme kavuşturmuştu.

“Cahilliğin de bir sınırı var” diyerek sinirlenmiş, bir süre sonra da o kişinin işine son verilmişti.

Böyle olanlara da her hangi bir şey söyleyemem.

Anlamayacaklarını biliyorum.

Şimdi o muhabirin önerisini benimseyen ne çok kişi var.

Artık her ‘ki’yi, ‘de, da’yı ayrı yazan cemaat (!) türedi.

Yazımın muhatapları okuyan, yazan ve kitabı olan kalem sahipleridir, Türkçe sevdalılarıdır.

Örnek mi?

Yazar, eğitim sistemini anlatıyor. Öğrencilere tarih, coğrafya ve edebiyat öğretilmediğine vurgu yapıyor.

Tespitler bence yerinde. Katılmamak mümkün mü?

Yazının bir yerinde yazar soruyor: “Dilbilgisi öğretebiliyor musunuz? Ne gezer, imla noktalamadan da habersiz çocuklar.”

Hangi çocuk hocam? Yedinci sınıftan itibaren herkes genç.

Önce çocuk demeyi bırakalım mı?

“Öğrenciler imla noktalamadan habersiz.”

Yukarıdaki yargı cümlesi de aynı yazara ait.

Ya büyükler?

‘Dilbilgisi’ yazılışıyla başlıyor yanlış.

İmla ayrı, noktalama ayrı. Virgül, kendisini unuttuğunuz için size sitem etmez mi?

Dil bilgisi yetersizliği yazı dünyamızın bulaşıcı hastalığı haline gelmiş.

Salgın hastalık hepimizde farklı etkiler bırakıyor.

Bir başka örnek:

Yeni çıkmış, hevesle sayfalarını çevirdiğim taze yazı kokulu kitapta ilk okuduğum metinde, “yerin altına girdi” ibaresiyle karşılaşıyorum.

Yazar “yerin dibine girmek” deyimini kullanmak istemiş, ama hatırlayamamış.

Bilmiyor, diyemiyorum. Çünkü bildiğini biliyorum.

Ha yerin altı olmuş, ha yerin dibi, ne fark eder?

Benim için fark eder.

“Yerin dibine girmek” bir deyimdir. Çok utanmak veya kaybolup bulunmama anlamındadır.

Yıllar önce, bir büyük gazetenin yazarları arasında yer alan biri vardı. Karısı da uzun yıllar aynı gazetede köşe yazdı.

O yazar “Denizin dibinde Hatçem, demirden evler” türküsünü ilk kez duymuş, yazısını bu türküdeki denizin dibindeki demirden evlere ayırmıştı.

Yazar bu sözü fantastik edebiyatın bir örneği sanmış. Sanmakla kalmamış, uzunca cümleler kurmuştu.

Okurlarına bir de çağrıda bulunmuştu:

“Buna benzer fantastik türküleri, tanımlamaları bana gönderin!”

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu ama, “denizin dibi” demenin “denizin yanında, denizin yakınında” demek olduğundan habersiz.

Yazarın, “Fantastik edebiyatın yaratıcıları Türkler” tezi çöpe gitmişti.

Hem nerelerde, kaç yıl yazarlık yapmış haliyle yazabilmişti bunu ve buna benzer nice yazıları.

Cahillik de bulaşıcıdır.

Her işte özen esas olmalı.

Hatasız kul olmaz.

Hatalarımızın eleştirilmesini, yazının şerefi için hoş görmeliyiz.

Karaman’dan.com Genel Yayın Yönetmeni Adem Kocatürk’den bir mesaj aldım:

“Ahmet Hocam, diyorlar ki Ahmet Tek Uyanış’tayken Karaman ile ilgili yazılar yazıyordu. Burda neden yazmıyor?”

Demek ki önceliği Karaman’a vereceğiz.

Böyle de oldu.

Yeni kitaplarıyla Karaman’ın yazı iklimine bereket katan iki yazarımıza eleştiri hakkımı kullandım.

Umarım, taş attığımı düşünmezler.

Kitaplarla ilgili görüşlerimi içeren yazı hakkımı ise daha sonra kullanacağım.

Kitap tanıtımı üzerine yazılmış yazılara baktım.

Yazar ve yazarlara övgü var ama kitaptan tek cümle yok.

Kitabı hakkıyla tanıtabilecek meziyetleri olsa, yazarı anlatmalarına gerek kalmazdı.

Eser ne zaman ve nasıl, yazar ne zaman ve nasıl öne çıkarılır? Bunu bilmek uzmanlık işidir.

Bu işin hakkını verenleri bir kez daha tenzih ederim.

Bir ünlü yazara, kendisinin de yazar olduğuna inanan biri gelir. “Üstat” der, “Her şeyi sizden öğrendim. Her yerde ustamın siz olduğunu anlatıyorum.” Yazar sinirlenir ve sözünü sakınmaz: “Söylemeyin beyefendi, bir daha söylemeyin. Adımın adınızla yan yana gelmesine razı değilim.”

Her yeni kitap, bu ülkenin kültür birikimine düşen damladır.

Kalem ustalarına selam olsun, emeklerine sağlık.

Karaman bu yazının neresinde diyenler de muhatabım değildir.

Adem Kocatürk ‘e mesajı için teşekkürler.

40 yıllık deneyimimle söyleyebilirim ki, “Haberde ve yazıda yerel, her zaman geneli döver.”

Karaman’ı yazmak, Karaman’a ilişkin yazmak gerekirmiş.

Artık elimizden geleni yapmaktan başka çare yok.

&*Tutku: İrade ve yargıları aşan güçlü bir coşku, ihtiras. Aşırı düşkünlük. Güçlü istek ve eğilimin yöneldiği amaç.
Tutku Latince, acı çekmek anlamındaki passio sözcüğünden türemiştir.

&*Tsundoku: Japonca bir kelimedir. Kitap alıp, istiflemektir. Tsundoku bir sendrom olarak kabul edilmektedir. Bu sendroma yakalanan kişi genellikle çok okur, ancak okuyabileceğinin kat kat üstünde kitap alır.

Bir Öneri:

Değerli şair Bekir Sıtkı Erdoğan’dan Karaman şiirini okuyun.

Not:

1- Uyanış’taki yazılarım uçmuş.

“Yazı kalıcıdır” cümlesini duyalı 50 yılı geçmiştir.

Yazıların her kelimesi yağmur damlasıdır.

O yağmur buluttan boşalmışsa yeryüzüne inmiştir.

Yağmur damlaları asla boşa gitmez.

Görmeseniz de, yok saysanız da yağmur varlığını hep hissettirir.

Tekrarda fayda var:

“Yazılar kalıcıdır.”

Ayrıca ben uçmayı ve uçan şeyleri çok severim.

2- Komşum, ilkokul ve imam hatipten sınıf arkadaşım, bir çok şeyi ilk kez birlikte yaptığım kan kardeşim, değirmenlerinin önünde saatlerce konuştuğum fikirdaşım, çocukluğumun sabah ve teravih namazlarında aynı safta yan yana yer aldığım gönül dostum Ahmet Atıl’ın ağır hasta ve Antalya’da tedavi altında olduğunu öğrendim.

Daha önceki yazılarımın birinde “En güzel, en büyük uçurtmayı o yapardı” dediğim becerikli arkadaşıma;

Canım kardeşime;

Onun bana hitap ettiği şekliyle ‘ciğerim’e Allah’tan şifa dilerim.

Duanın gücüne inananlardan ve dostlarından dualarını eksik etmemelerini rica ederim.

Kişinin gıyabında yapılan en güzel eylem duadır. Duanın en makbulü de bu dualardır.

Ahmet Tek