Hisar’ın Dudu Ebesi, Farelerin Yediği Ceset ve Kemikleri Bulunan Hemşire

Ahmet Arif “Vay Kurban” şiirinde “Ölüm bu, fukara ölümü” der. Yunus Emre’nin “Bir garip ölmüş diyeler” dizesinden fırlamış, yürek dağlayan bir benzetme.

Günümüzde fukara ölümüne yalnızların ölümünü de iliştirmek lazım. Ha fukara ölümü ha yalnızların ölümü… Yalnızlık gerçek fukaralık değil mi?

Türkiye’de geçen hafta hem acı hem üzücü iki olay yaşandı. Çağdaşlıkta örnek gösterilen ve çağdaş olmakla övünen iki büyükşehirden iki inanılmaz olay.

İlk haber Eskişehir’den geldi. Kendisinden bir süredir haber alınamayan ve yalnız yaşayan 67 yaşındaki adamın, evinde bir hafta önce hayatını kaybettiği, bedeninin bir kısmının fareler tarafından yenildiği ortaya çıktı. Olayın en dikkat çekici yanı adamın üç çocuğunun olmasıydı.

Ya İzmir’deki olaya ne demeli. “Bize gâvur İzmirli derler” diye fiyakalı laf ettiğine inanan kuru kalabalık: Yazıklar olsun. Yaklaşık üç yıldır kendisinden haber alınamayan 87 yaşındaki emekli hemşirenin tek başına yaşadığı evde kemikleri bulunmuş. Pandemiden sonra akrabalarıyla irtibatı kopmuş kadıncağızın. Üç yıl kimse sormamış, kapısını açan olmamış, komşuları bile merak etmemiş.

Herkes ölecek. Biz dünyaya ölmek için geliriz. Ölünceye kadar yapıp ettiğimiz eylemler ve söylemler ömür dediğimiz yaşam sürecini oluşturur.

Eskişehir ve İzmir’deki insanlığın utancı olan iki ölüm olayı ne ilk ne de son olacak. Katlana katlana artacak, çığ olup üstümüze düşecek. Bunu söylemek için kâhin olmak gerekmez.

“Bundan elli sene evvel Karaman Kalesi’nin çevresinde evler vardı. Evler, yamaç bir topografya üzerine komşuluk üniteleri olarak inşa edilmişti. Malzemeleri taş, kerpiç, ahşap ve kildi. Planlamayı yapan ustalar Karamanlı ustalardı. Ve Karaman o zamanlar evlerini sipariş ile planlayarak, yani aile yapılarına uygun ev yaptırabilen, ısmarlama elbise ve gömlek giyen, ekmeklerini özel olarak kendi ocaklarında, tandırlarında yapabilecek ailelerden kurulu bir şehirdi. Hayır, çok zengin değillerdi ama bugün ülkenin en zenginlerinin bile sahip olamadığı imkân ve imtiyazlara sahipti. Kale’deki evler de bu minval üzereydi. Komşuluk üniteleri o kadar güzel organize edilmişti ki, biz o zamanlar üniversitede mimarlık öğreniyorduk ve Kale evleri bize ders olarak okutuluyordu. Hacı Ömer Ağaların Evi, Nalıncıların Evi, Dolaşıkların Evi, çocukluğumuzda damında oynadığımız evleri örnek planlamalar olarak bize okutuyorlardı. Bu geniş mahalle, Kale çevresine kurulan usta işi uygulamalar olarak mimarlık tarihine geçmişti. İşte bu bir fırsattı. Hazine değerindeydi. Bir gecede yok edildi ve sunulan bu fırsat reddedilmiş oldu.”

Bu uzun paragraf, Karaman’ın efsanevî Belediye Başkanı Kâmil Uğurlu’dan alıntı. O hem mimar hem sanat tarihçisi hem şair hem usta kalemdir. Günümüzde artık yetişmeyen hezârfenlerin son temsilcisidir.

“Yirmi birinci yüzyıla yalnızlar damga vuracak. Yirmi birinci yüzyıl, yalnızların yüzyılı olacak. Yalnız yaşayanların sayısı dünyada giderek artıyor ve görünen o ki, kısa sürede çözümü de yok.”

Bu paragraf da “Maarifinsesi.com” sitesinde, geçen yılın Şubat ayında yayımlanan “Yalnızım Dostlarım Yalnızım Yalnız” başlıklı yazımdan alıntı.

Bu haberi kaçırmayın Yalnızım Dostlarım Yalnızım Devamını Oku

“Yalnızım Dostlarım Yalnızım Yalnız” başlıklı yazımı okuyup duygularını paylaşanlardan biri de İstanbul’da yaşayan Karaman’ın güzel ağabeylerinden Ramazan Divleli olmuştu. Ramazan Divleli Hisar Mahallesi’nden. Bu yazı ona bir olayı ansıtmış.

“İnsanı yalnız yaşamaktan kurtaran ailenin varlığı ve büyüklüğü değil mi? İnsanı yalnız yaşamaya mahkum bırakan vahşi kapitalizm ya da sekülerizim değil mi?” diye sormuş. Yarım asır öncesinin Hisar Mahallesi’nden, komşuluk ve insanlık ilişkisine dair bir hatırasını yazmıştı. İşte Ramazan Divleli’nin iletisi:

“Çocukluğumuzda mahallemizde Karaman Kalesi’nin kapısının karşısında, bizden üç dört ev uzakta, Dudu Ebe diye yalnız yaşayan bir kadın vardı. Bir kızı vardı, o da evlendikten sonra Dudu Ebe yalnız yaşamaya başladı. Haftada bir iki gün bize uğrar, akşamları yemeğini yer, babamla sigarasını içer, sonra evine giderdi.
Dudu Ebe birkaç gün ortada gözükmezse, bize uğramazsa, annem yemek hazırlar, elimize tutuşturur:
-Gidin oğlum, Dudu Ebeyi bir yoklayın, hem de yemeği bırakın gelin. Yalnız başına ölür kalır da kimsenin haberi olmaz, derdi.
Bunu yalnız bizim aile değil, mutlaka komşular da yapardı. Mahallede kimse yalnız değildi.
Şimdi 20 dairelik bir binada oturuyoruz. Komşulardan biri ölse diğer komşuların ancak ceset kokarsa haberi olacak.”

TÜİK verilerine göre, aralarında akrabalık bağı bulunsun ya da bulunmasın aynı adreste yaşayan toplulukları ifade eden hane halkı sayısı, geçen yıl itibarıyla 26 milyon 599 bin 261 olarak belirlendi.

Türkiye’de tek kişilik hane halkı sayısı son on yılda yüzde 77,2 oranında artarak, 2024’te yaklaşık 5 milyon 321 bin 540 olmuş. Rakamın büyüklüğü ve hızlı artış eğilimi toplumumuzda giderek artan bir yalnızlaşma (atomizasyon) olgusuna işaret ediyor.

Tek kişilik hane sayısı en çok İstanbul’da. Yaklaşık bir milyon kişi yalnız yaşıyor. Sonra sırasıyla Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Balıkesir, Mersin ve Konya geliyor. Karaman’da yalnız yaşayanların sayısının 10 bin civarında olduğunu sanıyorum.

Tek kişilik hane halkı demek toplum gözünde “bekâr” ya da “yalnız” demek. “Yazık, vah vah” denilip geçiştirilecek bir durum mu? Çok derin bir konu ve giderek kangrenleşiyor. 2025 “Aile Yılı” ilan edildi. Yalnızlar aileden sayılacak mı? Onlar için neler yapılacak?

Yoksulluk ve yalnızlık çok korkunç. Daha korkuncu var mı? Evet, hem yoksul hem yalnız olmak. Allah dostlarına selam olsun.

Bir Öneri: Yazıyı, sözleri Şeyh Sadi Şirazi’ye ait, İranlı sanatçı Mohsen Nâmcû’nun seslendirdiği “Nevbahar/İlkbahar” adlı şarkı eşliğinde okuyabilirsiniz.