Gizemli Baltanın Öyküsü; Kabil'in Habil'i Öldürdüğü Balta Karaman'da Desem…

İnsanlık tarihinin ilk cinayetini Hz. Adem ile Hz. Havva’nın ilk erkek çocuğu olan Kabil, kardeşi Habil’i öldürerek işledi. Yeryüzünün ilk katili Kabil’dir.

Kabil’in Habil’i öldürmesine dair kıssa hem Kur’an-ı Kerim’de hem Tevrat’ta anlatılır. Kur’an’daki Maide Suresi’ndeki anlatıma göre, bu cinayet kıskançlığın, kibrin ve nefsine yenik düşmenin yıkıcı sonuçlarını gösteren ibretlik bir olaydır.

Ayette, Kabil’in kardeşinin cesedini ne yapacağını bilemediği, Allah’ın yeri eşeleyen bir karga göndererek cesedin nasıl gömüleceğini ona gösterdiği ifade edilmiş.

Kabil’in kardeşi Habil’i nasıl öldürdüğü ve cinayette kullandığı aletin ne olduğu bilgisi Kur’an’ı Kerim’de de Tevrat’ta da yer almaz. Kutsal kitaplarda bu olayın ne zaman meydana geldiği de belirtilmemiştir.

İnsanın ilk icadı baltadır. İnsan ateşin kontrolünden çok önce, kendini tehlikeli canlılara karşı savunmak, hayatta kalmak, yemek bulmak ve avladığı hayvanları parçalamak ihtiyacından dolayı el baltasını icat etti.

Tahminen 1.7 milyon yıl önce icat edilen ilk baltalar bir sapa sahip değildi. Bu baltalar elle kavranan, iki yüzü de yontularak damla veya armut şekli verilmiş biçime sahipti. El baltası, o dönemin “İsviçre çakısı” gibi, çok işlevsel bir aletti.

El baltasını sakın küçümsemeyin. O, doğanın canına okuyan teknoloji adlı canavarın tohumudur. Öyle beslenmiş, öyle beslenmiş ki, günümüzde vahşi kapitalizm olarak tanımlanan gönüllü kölelik sisteminin ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin de büyük büyük atasıdır. Hatta iktidarın ve grup liderliğinin ilk silahı bile olabilir.

Karaman Müzesini, Karaman’ın eski müze müdürlerinden sanat tarihçisi ve arkeolog M. Vehbi Uysal ile gezdim. Müze sadece değerli eserlere sahip değilmiş, meğer her köşesinde nice değerli insanın emeği, alın teri ve fedakârlığı varmış.

Müzeyi sergilenen eserlerin öykülerini bilerek gezerseniz, bir macera filminden daha çok heyecan duyarsınız. Adrenalin patlaması yaşarsınız.

Kabil’in Habil’i öldürmesine dair kıssayı ilk duyduğumda, anlatıcının betimlemesinden kaynaklı olabilir, zihnimde bir taş, baltaya benzeyen bir alet belirmişti. Karaman Müzesini gezerken çocuk zihnime kazınmış olan Kabil’in Habil’i öldürdüğü cinayet aletini gördüm.

Bir cam bölmede, “Kalkolitik Devir – Maden Taş Çağı” etiketi altında sergilenen 19 parça eser içinde, simsiyah, parıltılı, hiçbir pürüzü olmayan bir el baltası dikkatimi çekti. Bu kapkara balta, kimbilir kaç bin sene, kaç el tarafından, ne amaçla kullanılmış olabilir diye düşünürken, bir cinayet aleti olabileceği ihtimali de aklıma düştü.

Taşın hafızasını okuyacak uygarlık düzeyinde olsak ihtimaller yerine tarihin derinliklerine yolculuğumuz bize gerçek bilgileri verirdi. Biz görmesek de o günler gelecek. Taş, geçmişinin dökümünü bir biçimde insana iletecek.

Bu haberi kaçırmayın Canhasan’ın İki Fedaisi Devamını Oku

Hayalimde Kabil’in Habil’i öldürdüğü cinayet aleti olarak taşıdığım taşı Vehbi ağabeye gösterdim. “Taşın korkutucu bir güzelliği var. Beş bin, on bin, on beş bin yaşında olabilir. Hatta daha da eskiye aittir. Üzerinde hiç leke yok, verniklenmiş, bir cilalama makinesinde işlemden geçip parlatılmış gibi” dedim.

Bu cümleler, el baltasının müzeye geliş öyküsünü öğrenmeme vesile oldu. Balta, Canhasan höyüğünden gelmiş. Bir tesadüf sonucu bulunmuş. Taşı bulan kişi Vehbi ağabeymiş.

Canhasan höyüklerindeki kazıların mazisi çok eski. Kazılara, 1963’te İngiliz Arkeolog David French tarafından başlanmış. David Frenc, kendisi gibi İngiliz uyruklu meslektaşı ve arkadaşı James Mellaart ile 1958’de Çatalhöyük’ü keşfeden kişi. James Mellaart Çatalhöyük’ü, David French Canhasan’ı seçer ve her iki kazı eşzamanlı başlar.

Canhasan’dan bini aşkın eser çıkarılır. Bu eserler Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesine teslim edilir. (Bu bölüm ayrı bir yazı konusu olacak.)

M. Vehbi Uysal ile o dönem Karaman Lisesinde resim öğretmeni olan yakın arkadaşı Teyfik Kayalık Canhasan kazı alanına giderler. O yıl kazılara ara verildiği için sahada kimse yoktur.

Onlar yola çıktığında sağanak başlar. Canhasan’a vardıklarında yağmur kesilmiştir. Etraf çamurdur. M. Vehbi Uysal, yoğun yağmurdan meydana gelen akıntının yol açtığı bir gedikte simsiyah, parlayan bir nesne görür. Oraya yönelir, eğilir ve binlerce yıldır toprak altında bekleyen iki kiloya yakın ağırlığa sahip taşı çıkarır.

Taş, alelade bir taş değil, bir el baltasıdır. Balta yağmur suyuyla arınmış, siyahlığı iyice ortaya çıkmış, göz alıcı bir eserdir. Vehbi ağabeyin ve Teyfik Hoca’nın yüzlerinde, yağmurun ardından ortaya çıkan gökkuşağı misali, mutluluk ifadesi belirir.

M. Vehbi Uysal, “O gün içime kazı alanına gitme isteği doğdu. Tevfik Hoca’yı da çağırdım. Mesai sonrası yola çıktık. İyi ki gitmişiz. Yağmur baltayı ortaya çıkarmış. Çok az bir bölümü topraktaydı. Bir başkasının eline geçebilirdi. Bir taş zannedilip kırılır, bir yana atılabilirdi. Müzeye getirip demirbaşa kaydettik” dedi.

Müzedeki bir baltanın sır dolu öyküsünden bir bölümünü okudunuz. Kabil’in Habil’i öldürdüğü balta Karaman Müzesinde desem, fantastik kurgu olur. Bununla birlikte müzedeki her eserin bir gizi var, bulunup müzeye getirilme serüveni var.

Siyasetten, dedikodudan ve kısır sohbetlerden bunalan okur için dağarcıkta daha çok öykü var. Özellikle Canhasan’a ait onlarca ilginç konuyu gündeme getirmeye çalışacağım.

Gençliğimin şairlerinden Osman Sarı’nın Taş Gazeli’nden hatırımda kalanlar:

Taş taş değil bağrındır taş senin
Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin.

Sen de mi taşla bir oldun ey sevgili
İşitmez oldun beni kalbin taştan taş senin.

Bir taş devridir ama bağışla beni
Niçin bunca geldim üstüne ey taş senin.