Birkaç İyi Adam: Mahmut Hoca, Saatçi Musa, Recai Kutan ve Temel Karamollaoğlu…
Sözün doğrusu, insanın hasından geliyorsa kulak kesilmek gerekir. Sözü doğru, özü doğru olan kişi kırk yıllık dostunuzsa muhabbetin tadına doyum olmaz.
Türkiye’de, bir süredir vasatın ve vasatlığın egemen olduğuna dair tartışma ve yazıların artmasının etkisiyle olmalı, “Bu nasıl kafa?” sözü zihnimde cirit atarken, telefonum çaldı. Mahmut Toptaş Hocamın huzur veren sesi yankılandı:
“Siz İstanbul’a gelmiyorsunuz ama ben yarın Ankara’da olacağım inşallah… Hasret gidermeye geliyorum.”
“Bu nasıl kafa?” sözünden kastettiğim, cehaleti bilgi olarak kabul eden ve gerçeği arama zahmetinden kendini azat etmiş ahmaklar ordusu…
Uzun süredir görüşemediğim Mahmut Hoca ile Ankara’da iki güzel gün geçirdim. Hasret giderdik, sohbet etme imkanı bulduk. Eskileri yad ettik, dostların kulaklarını çınlattık. İki kısa gün, göz açıp kapayıncaya kadar geçiverdi.
Hocamın 1970’li yılların başında, Aktekke Camisi yakınındaki Karamanoğlu Mehmetbey Parkı’nda açtığı medresenin (!) öğrencilerinden biri de bendim. Müfredatsız, devam zorunluluğu olmayan tek müderrisli medresede yaklaşık 40 kişi kadardık.
Aristo, derslerini öğrencileri arasında yürüyerek anlatırmış. Bu nedenle Aristo’nun kurduğu felsefe ekolü peripatos (yürüyen) adını almış. Hocamın kurduğu ekole bir isim istense benim önerim, ‘ikram’ veya ‘cömertlik’ olurdu.
(Mahmut Toptaş Hocamı anlattığım ‘Bir Hoş Mekan Bir Güzel İnsan’ başlıklı yazıyı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.)
Mahmut Hoca, Ankara’ya Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nde (ESAM) konferans vermek üzere geldi. Türkiye siyasetinin en kibar, en sakin ve bilge insanlarından Recai Kutan’ın Genel Başkanlığını yaptığı ESAM, Çarşamba Konferansları ile bilinir. Yağmurlu ve bahar serinliği taşıyan bir havanın hakim olduğu Ankara’da hocam sayesinde çoktandır görüşmediğimiz dostlarla hasret giderme imkanı buldum.
ESAM, Balgat’ta, Milli Gazete ve TV 5 temsilciliklerinin de bulunduğu binada yer alır. ESAM’ın Yönetim Kurulu’nda Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ve Prof. Dr. Arif Ersoy’un da aralarında olduğu Milli Görüş’ün duayenleri vardır.
Mahmut Hocam, Ankara’daki ilk gününde sabaha kadar süren sohbetten sonra fazla dinlenme imkanı bulamadı. Daha doğrusu hocamızı uykusuz bıraktık.
Hocam, dost canlısıdır, vefalıdır. Bu durumda Ankara’da uğrayıp görmek istediği insanlar olacaktır.
Bunların başında Saatçi Musa gelir. Asıl adı Musa Çağıl’dır ama Saatçi Musa olarak tanınır.
Hocam, gönüllerin ayarını yapan, İzmir Caddesi’ndeki küçücük dükkanında siyaset ve edebiyat dünyasının her sakinini ağırlamış olan 93 yaşındaki Saatçi Musa’yı evinde ziyaret etti.
Daha sonra ESAM’da, Mahmut Hocam sayesinde, Recai Kutan ve Temel Karamollaoğlu’nu görmek, güncel sorunlar üzerine değerlendirmelerini dinlemek fırsatı buldum.
Recai Kutan 90 yaşına rağmen hafızası ve olaylara bakış açısıyla beni hayretler içinde bıraktı. Yine yumuşacık ses tonu, sevecen bakışları, herkese ve her söze saygılı haline bakarken dua ettim:
“Allah’ım ne güzel bir ihtiyarlık bahşetmişsin. Gençliğinin her meziyeti ve erdemi üzerinde. Hürmet görüyor, saygı görüyor. Bunlara mukabele ediyor, nezaket gösteriyor, teşekkür ediyor, tebessümü eksik değil. Allah’ım bana da böyle bir yaşlılık nasip et.”
Recai Kutan’ı en son Karşıyaka Mezarlığı’nda, eşinin cenaze namazından sonra başsağlığı dilediğimde görmüştüm. Bir sandalyeye oturmuş, hayat arkadaşını ebediyete uğurlamanın üzüntüsüyle bedeni adeta kendi içine çökük, iyice küçülmüş bir haldeydi.
Siyaset, Recai Kutan gibi naif insanlarla yücelir. Siyaseti incelik, edep, zarafet, içtenlik, erdem saygınlaştırır.
Gerçeklerin ve günümüzün siyasası ise sertlikten, bağırıp çağırmaktan, hamaset ve vaatlerden besleniyor. Siyasetçi toplumsal öfkeyi, kamplaşmayı, yoksunlukları, çaresizliği, vasatlığın boy attığı ortamda kullanmayı iyi biliyor. Seçmenin beklentilerini baraj gibi bir mecrada toplayan ve bunu kullanmayı beceren kişi makbul siyasetçi oluyor. Kabalık, katılık, ilkesizlik ve görgüsüzlük siyasete çökmüş durumda.
Ne yapalım? Maalesef gerçekler böyle. Talep edilen ne ise öne çıkan o olur. Siyasetçi, bagajında seçmenin beklentilerini taşır.
Temel Karamollaoğlu da Recai Kutan’ın benzeri. Karakter ve tavır olarak ortak yanları çok. Gülümsemesi, sakinliği, tane tane konuşması, nezaketi, zarafeti velhasıl her güzel vasfıyla Recai Kutan’ın bir başka bedendeki hali. Baba oğul olsalar bu kadar benzerliği ve ortak özelliği göremezsiniz.
Temel Karamollaoğlu ilk tanığım bürokrat. 1975’lerde ben henüz üniversite öğrencisi iken Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nda galiba Teşvik ve Uygulama Genel Müdürü idi. İngiltere’de Manchester Üniversitesi’nden mezun, aynı okuldan yüksek lisanslı, 30’lu yaşlarının ortasında, yakışıklı bir gençti. Bize makamında çay ikram etmişti.
Hayat geçiyor, anılar nöbette. 45 yıl öncesini ayrıntısına kadar anımsamak başka nasıl açıklanabilir?
Recai Kutan’ın odasındaki sohbetin sonuna doğru Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi Bülent Arınç geldi. Odadakilerle tokalaştı. Yarım ağızla, “Hay maşallah mücahitler” dediğini duydum ama niye böyle bir söz ettiğine anlam veremedim.
Konuşmasıyla maruf ve bununla övünen Arınç, sohbete katılmaya fırsat bulamadan, konferans saatinin geldiği bildirildi. İyi ki öyle oldu. Yoksa kimselere söz düşmezdi.
“Ölçümüz İslam” konulu konferansı dinlemek için gelenlerin tamamına yakını gençlerdi. Konya Büyükşehir Belediyesi’nin eski başkanı Halil Ürün’ü de dinleyiciler arasındaydı.
Hocamın iki saate yakın süren konuşmasında, her zamanki gibi iyimserlik vardı. İnsanlar hakkında olumsuz düşünmemek gerektiğini vurguladı. “Önce siz iyi insan olun” önermesinde bulundu.
Ahmet Tek
Mahmut Hocam, İsra Suresi’ndeki “İyilik eden kendine iyilik eder” mealindeki ayet üzerinde yoğunlaştı. “Mümin, müminin aynasıdır” hadisi ile konuya bir başka boyut kazandırdı.
Konuşmasının sonuna doğru Karaman’ı, Karaman’daki gençlik arkadaşlarını anlattı. Benden ve yan yana oturduğumuz Ramazan Ünal ile Prof. Dr. Ömer Dinçer’den bahsetti.
Park kahvesini anlatırken beni yeniden o günlere götürdü. Çoluk çocuğunun rızkı olan ve geçimine bile yetmeyen imamlık maaşıyla her gün 40-50 kişinin çay parasını ödemek ne büyük iştir?
Hocam, bir gün değil, bir ay değil, 3 yıldan fazla, hepimizin çay parasını ödemiştir. Cömertlik denilen meziyetin doruğu bu olmalı. Bizlere ne çok emek verdiğini şimdi uzaktan ve yılların ardından bakınca daha iyi anlıyorum.
Hocamı konferansın ardından İstanbul’a yolcu ettik. Ankara’ya sulu kar yağıyordu. ODTÜ ormanı uzaktan adeta pamuk tarlası gibi, beyaz ve aydınlıktı. Çam ağaçları karın ağırlığı altında dik durmaya çalışıyordu. Dikmen sırtlarına doğru lapa lapa kar başladı.
Kar, Ankara’nın karanlığını beyaz çarşaf misali örttü. Karda yürüdüm, yavaş yavaş… Anıların ve kelimelerin üzerine basa basa… İncitmeden, incinmeden… Yıllar önce Cinnah Yokuşundan çıkar gibi… Eve geç saatlerde döndüm. Islak ve hüzünlüydüm.
İletişim kuramcısı, eleştirmen, yazar Neil Postman’ın “Cehalet daima düzeltilebilir bir durumdur. Ancak cehaleti bilgi olarak kabul ettiğimiz zaman ne yapabiliriz?” cümleleri peşimi bırakmadı.
“Bu nasıl kafa?” sorusuna, eve dönüş yolunda, bir saate yakın yürüyüş sırasında yanıt bulmuştum:
“Has adamlardan ve dosdoğru sözden şaşmamak gerek. İnsan, kendi kafasını kendisi taşıyan canlıdır.”
Ahmet Tek