Babamı Kaybettiğim Günün Notları

Üniversitenin son yılıydı. Ekonomi okuyordum. Ankara’ya gitmek için terminale geldim. Otobüs birkaç dakika sonra hareket edecekti. Eşyam çok değildi. Annemin hazırladığı yiyeceklerle dolu bir koli ile giysilerimi koyduğum bir bavulum vardı. Muavine verdim, bagaja koydu. Babamın elini öpmek için uzandım, elini omzuma attı. Beni kendine çekti ve alnımdan öptü. Yüzüme baktı, bir daha öptü. Avucundaki parayı cebime soktu. “Yolun açık olsun. Okulun bitiyor. İnşallah iyi bir işin olur. Çok emek verdin” dedi.Asıl emek veren oydu.

Kucaklaştık, elini öptüm, otobüse bindim. Otobüs hareket edince el salladı. Pencere kenarındaydım. Gözden kayboluncaya kadar babama baktım. Benim baktığımı tahmin etmiş olacak ki yerinden kıpırdamadı. Duygusal bir andı.

Eylül, hüzün ve hazan demek. Babam beni yolcu ederken aylardan eylüldü. Yağmur beklenmiyordu, kasvetli ve boğucu bir hava vardı.

Babam, duaya yakışan insanlardandı. O gün otobüse binerken söylediği “İnşallah iyi bir işin olur” duası yolculuk boyunca bana eşlik etti. Okulu bitirmeye bitirecektim ama iyi bir iş nasıl olacaktı? İyi iş nasıl olmalıydı? Bu sorularıma yanıt bulamıyordum. Umut ettiğim, hayalini kurduğum işler vardı. Bunları düşünürken, bir anda kendimi çocuk yaşlarda buldum. Uyumamıştım. İçim de geçmemişti. Gördüğüm rüya değildi. Ama koltukta oturan benim çocukluğumdu.

Henüz ilkokul yıllarım. Erken uyandım, babam seccadesinde, avuçlarını açmış öylece oturuyor. Yataktan kalkıp yanına gittim, seccadenin kenarına iliştim. Babam uzun süre kıpırdamadan oturdu. Oturmaktan sıkıldım ama yerimden kalkmadım. Babam duasını bitirdi, avuçlarını yüzüne sürdü, sonra bir eliyle başımı okşadı. Başımdan vücuduma bugün bile tarif edemediğim bir akım yayıldı.
Avuçlarına, dua ettiği süre boyunca sanki sevgi, şefkat ve merhamet yağmıştı da, onlardan bana da aktarmıştı. Elini başımdan çekmedi. Yanındaki küçük bir çocuk değil, adeta bir yetişkinmiş gibi, “Kar çok, camiye gidemedim. Sabah namazımı kıldım” dedi.

Çok dua ettiğini, hiç kıpırdamadan avuçları açık beklediğini izlediğim için duasını sordum. “Nasıl dua ettin?” dedim.

Söylediklerinden aklımda kalan, avuç açıklığının duanın edebi, herkesin duasının ise farklı olduğuydu. Evimizin dirlik ve düzeni, çocuklarının iyi insanlar olması, kötülük yapmaktan, kötülük görmekten sakınmak için dua ettiğini anlattı. Her daim ve her nimete şükredilen, yokluktan yakınılmayan kalabalık bir ailenin reisiydi. “Her namazdan sonra sizlerin düzgün ve ahlâklı insanlar olmanız için dua ediyorum” dedi.

Babam, duası gibi bir adamdı; sessizdi, çok konuşmazdı. Yetimdi, babası Çanakkale’de şehit olduğunda bir yaşındaydı. Annesinden başka bir de Allah’ı vardı. Bugün sekiz çocuğundan 25 torunu var ve dördü onun adını taşıyor. Tevafuk olmalı, babamın ölümü, babaannemin ölümünden iki gün sonra oldu. Yıl farklıydı. Anne oğul bizlere eylülün hüznünü yaşattı.

Babam hep çalıştı. Sağlıklı bir ömür sürdü. İnançlıydı. İbadetlerinde titizdi. Çiftçiydi, her çiftçi gibi tevekkülü bilirdi. Toprağa bakan ve gözü havada olan insanlardandı. Lakabı ‘Dağlı’ idi. Dağlılığı Karadağ’dan değil, Torosların eteğinden, cennetten bir köşe olan Çetmi’den Kılbasan’a gelin gelen annesinden mirastı.

Ölümden söz edildiğinde, ‘elden ayaktan düşmeden, kimseye yük olmadan 75 yaşında, bir namazın ardından can vermeyi arzuladığını’ söylerdi. Öyle oldu, duası gibi can verdi. Vefat ettiğinde 76 yaşındaydı ve beni Ankara’ya uğurladığı günle aynı tarihti.

İyi bir işim oldu. Severek çalıştım, evimin geçimini sağladım. Yazıdan ve kitaplardan kopmadım. Babamın duası kabul gördü. Hürriyet gazetesinde muhabirdim. 1989’un 17 Eylül’üydü. Sabah işe gitmeden evimin telefonu çaldı. Babam, sabah namazından çıkmış, eve gelmiş, kalp krizi geçirip vefat etmiş. Öylece dona kaldım.

Ankara’dan Karaman’a geldim. Çiçeklerle çevrili küçük bahçenin bir köşesinde imamla birlikte babamı yıkadık. İkindi sonrası toprağa verdik. Eylül’dü, hazan mevsimiydi ve hüzne gark olduk.

Yaş aldıkça babam aklıma daha sık düşer oldu. Dua eder, rahmet dilerim. Babam, güzel adamdı. Ahlâkı da güzel olanlardandı. Allah rahmet eylesin.

Trakya’dan Ankara’ya erken döndüm. Babamı hatırladım. Yüzü, beni otobüsle Ankara’ya yolcu ederkenki haliydi. Ayrılığın hüznü ve bir evladını okutmuş olmanın kıvancıyla karışık bir yüz ifadesi… Bu yıl ölüm yıldönümünde mezarında olamadım. Bir sonraki aya öteledim. İnşallah Ekim’de Karaman’a gideceğim ve her zamanki gibi ilk ziyaret yerim şehir mezarlığı olacak.

Babam, gösterişi ve gösterişli şeyleri sevmezdi. “Sade bir mezarım olsun” derdi. Sadece adının yazılı olduğu bir mezar taş başı olsundu. Öyle oldu. “Hüvel baki ve Ali Tek”

Babalar bekler ve özler. Onlar beklemekten yorulmazlar, özlemekten şikayet etmezler. Nereden mi biliyorum; beş çocuk babasıyım, dört torunum var. Allah hepsine uzun ömürler versin. Uzakta, belki çok uzakta, yanıbaşınızda göremediğiniz sevdiklerinizden “gölgesine sarılmaya razıyım” dediğiniz olmadı mı? Benim var ve onların başında babam gelir.
Mevlâna Celaleddin Rumi, “Çocuk, babasının sırrıdır.” demiş. Oğullar, babalarını yaşatır, oğullar babalarıyla yaşar. Meziyet ve kusurlarıyla…

Herkesin ağlamaya ihtiyacı var. Ben babam öldüğünde ağlayamadım. Şimdi ziyadesiyle telafisindeyim. Her insan gibi, ömür aldıkça anılarının ağır yükünü taşıyanlardanım. Sızlanmadan, şikayet etmeden…

Yaşam, her daim bir yükle ayakta durmaya çabaladığımız dar vakitlerden başka nedir ki? Mitolojideki “Sisifos ve Kayası” misali… Her gün bir büyük kayayı zirveye taşımak ve zirveden geri düşünce yeniden yeniden yeniden, hep yukarılara çıkarma uğraşı… Kayası olmayan Sisifos var mı dersiniz? Hepimizin iç yaşamı, sonu olmayan savaşlar gibidir. Ömrümüzü galibi olmayan iç savaşlarla tüketiriz. Babaların gölgesi yeter.

İbrahim Rıfkı Boynukalın’ın hazırladığı, Anı Bisküvi Yayınları’nın son kitabı “Toprak Damlı Evlerin Babaları” için benden yazı istemiş olsalardı, yukarıdaki metni gönderecektim. Belki biraz daha ilavelerle rahmetli babamı anlatacaktım.

Zenginleri Kurşuna mı Dizelim?

Karamandan.com’da 9 Eylül günü “Karaman’ın İlk Kitapçısı: Halit Tartan” başlıklı yazım yayımlandı. Yazı sosyal medyada da paylaşıldı. Bu yazının ilham kaynağı “Toprak Damlı Evlerin Babaları” kitabıydı. Kitaba ilişkin değerlendirmelerim tartışmaya neden oldu. Toprak Damlı Evler serisine ilişkin eleştirilerin tek sebebi vardı: Kitaptaki isimler Karaman’ın eşrafı, tuzu kuruları, zenginleri, bir dönemin imtiyazlı kişileri veya onların çocuklarıyla sınırlı. Bu bir iddia olarak ortaya atıldı ve kabul gördü.

Toprak Damlı Evler serisi akademik düzeyde değerlendirilmeyi hak eden yüzlerce metinden oluşan dört ayrı kitap. Kitapta yer alanlar, öncelikle Karaman’ın tanınan ailelerine mensup kişiler. Böyle olması da doğal. Onlara ulaşmak kolay.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren bu ülke için hizmet edenler arasında Karaman’ın birçok kıymetli evladı var. Bunların tamamına ulaşmak bir kişinin altından kalkabileceği iş değil. Ne yapalım, Cumhuriyet’in ilk yıllarında okuyan ve önemli görevler üstlenen kişiler, daha çok ekonomik yönden durumu iyi olan ailelere mensup diye onları görmezden mi gelelim? Yok mu sayalım? Zenginleri kurşuna mı dizelim?

Toprak Damlı Evler serisindeki iki kitapta ben ve rahmetli annem de yer aldı. Bir emek ürününe, binbir güçlükle tamamlanan bu kitaplara ve kitabı hazırlayanlara haksızlık etmeyelim. Karaman’ın tuzu kuruları arasında yer almadığını bildiğim isimlerin listesini çıkardım. Atladıklarım olmuştur, peşinen özür dilerim. Bunu bir hakkı teslim etmek için yapıyorum.

  • -Mehmet Uysal: Hisar mahallesinde ortakçılıkl tarla eken bir çiftçinin çocuğu. Mühendis oldu.
    -Muhsin Abay: Hademe bir babanın çocuğu. İstiklal İlkokulu civarında oturuyordu. Mühendis oldu.
    -Ramazan Özgan – Salur köyünden, babası çiftçiydi. Profesör oldu.
    -Şahabettin Yavuzaslan: Önce bakkal, sonra etli ekmekçilik yapan bir babanın çocuğu. Cumhuriyet Savcısı oldu.
    -Yaşar Aksoy: Mezarlık civarında oturan, seyyar arabası ile ayçiçeği satan bir babanın çocuğu. Mühendis oldu.
    -Cemalettin Taşkıran: Babası inşaat ustasıydı. Profesör oldu.
    -Cemil Şenalp: Hoca Mahmut mahallesinde oturan bir ayakkabıcı kalfasının oğlu. Kurmay Albay oldu.
    -Hikmet Çetinkaya: Bağların bulunduğu mahallede büyüyen bir imamın çocuğu. Mühendis oldu.
    -Mehmet Asil Yılmaz: Kazımkarabekirli bir çiftçinin çocuğu. Profesör oldu.
    Nazmi Irgat: Hamidiye köyünden bir göçmen çiftçinin çocuğu. Teksif Sendikası Genel Başkanı ve Türk-İş Sendikası Genel Sekreteri.
    Ömer Üre: Bakırcı çırağı, Karaman’a Haşim’den göç etmiş bir babanın çocuğu. Profesör oldu.
    Ömer Yerci – Bulgaristan muhaciri, Mecidiye köyünde doğdu. Profesör oldu.
    Durmuş Gencer: Emekli Mülki İdare Amiri (Masaralı bir çiftçinin oğlu)

    Ebediyete uğurladıklarımızla, emeklilik keyfi sürenlerimizle, halen önemli görevlerde bulunanlarımızla ve hayat mücadelesine yeni başlayan gençlerimizle gurur duyalım. Toprak Damlı Evler serisi yeni yüzyılın yeni vizyonuyla yayınlanmaya devam edecek. Her branştan yüzlerce eğitimli insanımız, yurt içinde ve yurt dışında büyük işler kotaran iş insanlarımız var. Allah hepimizin yolunu açık etsin. Karaman’ın kendini anlatan kitaplara ihtiyacı var. Karaman’ı, Karamanlıyı ve Karaman’ın değerlerini anlatan kitapları, Karaman’ı yazanları, Karaman’ı yazanlara sahip çıkanları sahiplenmek lâzım.

  • Not: “Toprak Damlı Evlerin Babaları” kitabını temin etmek isteyenler Cumhuriyet Parkı’nda Sait Eren Sarrafiyeden alabilirler.

Ahmet Tek