Türkiye’nin aydınlık yüzlü, memleket sevdalısı iş adamı dostumun daveti üzerine termal kaynaklar üzerinde kurulu, incir, pamuk, zeytin ve yanık yoğurt kokulu bir şehirden yeni döndüm.
Turizm cenneti bu şehirde dolu dolu iki güzel gün geçirdim. Türkiye’nin bilinmeyen, gündeme gelmeyen en büyük yatırımlarından birini görme fırsatı buldum. Yakından tanıdığım dostumun öngörüsüne, ufkuna ve yatırım macerasına bir kez daha hayran kaldım.
Şehri ve geziyi güzelleştiren başka etkenler de oldu.
Gelecekte ünlü ve sözüne itibar edilir bir büyük yatırımcı olacağını tahmin ettiğim, dostumun nezaket timsali oğlunu tanımak en büyük kazancım oldu.
Yalnız değildim. Yol arkadaşlarım; bir döneme damgasını vuran, bakanlıklar da yapmış akademisyen bir dost, güzel hizmetler için çırpınan birikimli, özüne, sözüne itibar edilir bir valiydi.
Türkiye büyük ülke. Büyük işlerin başarıldığı toprakların çocuklarıyız. Karamsar olmak bu ülkeye ihanetin bir başka yüzü. Ben iflah olmaz bir iyimserim ve gelecekten umutluyum. Bu cümleler bazı olayları eleştirmeme engel değil. Eleştiri, daha iyiyi, daha güzeli ve daha uygunu aramanın, önermenin diğer adı. Diş bilemek, öfke kusmak, nefret etmek, düşman olmak değil. Eleştiriyi böyle görenler, çağdaş putlar ve sahte ilahlar…
Bu duygu yoğunluğuyla Tekirdağ’a döndüm. Ayçiçeği tarlaları üzerinde portakal renginde gün batımı dalgalanıyordu. Bulutlar dağıldıkça, güneş alev topuna benziyordu. Ufku kızıllık sarmıştı. Baktığım her yer adeta alevlere teslim olmuştu. Güneşin alevi bulutları da kızıla boyadı. Sonra yavaş yavaş solgunlaştı. Bir umut, dirilmek ister gibi bir kez daha kızıl alevlerini püskürttü ve çok geçmeden havaya kül rengi hakim oldu.
Ardından bir başka güzelliğin doğacağını bilmiyordum. Ay, dolunaydı. Süper mavi aydı. Gökyüzü bir kez daha eşine az rastlanır güzelliğe sahne olmuştu.
Dolunay, büyük ve ateş topu halinde Marmara’dan, üzerinde dalgaların izini taşırcasına yükseldi. Ayçiçek tarlalarının yeşili gitmiş, denizin koyu laciverdi ortaya çıkmıştı. Dünya her saniye yeni bir görünüme bürünüyordu.
Yatsı ezanı okunurken ay yükselmişti. Kızıllık yerini parıltılı bir gümüşiliğe bıraktı. Ayın şavkı Marmara’yı sihirli bir denize dönüştürdü. Deniz ışıl ışıl, sallanan tül örtülü bir beşik gibi parıldıyordu. Yakamoz çıkmıştı.
Ağustosun cömertliği üzerindeydi. Üzüm, incir, erik, şeftali, kavun, karpuz, domates başta olmak üzere toprağı meyve ve sebzeyle doldurdu. Bununla yetinmeyip, bir elimize güneşi, bir elimize ayı verdi.
Benim çocukluk ağustoslarım sap kokardı, buğday kokardı. Toz ve saman kokardı. Tekirdağ deniz kokuyor, üzüm kokuyor, kavun karpuz kokuyor, bal kokuyor.
Bunca güzellikte yazı mı yazılır? Kapattım bilgisayarı, açtım müziği. “Lütfeyle güzel gel de benim gönlümü şad et” diye bir ‘Hicazkâr’ başlamaz mı? Bekir Ünlüataer öyle içten yakarıyordu ki…
Dostlar güzeldi, sohbet güzeldi, gezi güzeldi, yemekler güzeldi. Gün batımı, dolunay, kızıllık, yakamoz… Yeryüzü cennetindeydim. Bir eksik ‘gönlümü şad edecek güzel’ miydi? İnsaf dedim. Bekir Ünlüataer’e sitem ettim.
“Dünya mükemmel değil” diyenler insafsızlar olmasın? “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz.” cümlesini hatırladım.
Yeniden yazıya dönmek için bilgisayarımı açarken Çinuçen Tanrıkorur “Neme Yetmez”i okumaya başladı. Ah Şükûfe Hanım, ah! Kıymetli olan hiçbir şeyin kıymetini bilemedik. Sana bu şiiri kim yazdırdı?
“Yakut, mine, zümrüt bana birdir kayalarla;
Bir gül dikeninden kanayan el neme yetmez?
Kâşâne, sedir, sırma, ışık onların olsun;
Bir köhne kitap, bir sarı kandil neme yetmez?
Rûhum ki yanıktır ve şifâsızdır ezelden,
Sarmak dilesem, bir kara mendil neme yetmez?
Dağlar neme yetmez, bağlar neme yetmez?
Bir kuş ki benim derdime ağlar, neme yetmez?
Yanmaz ateşinden deli gönlüm bu diyârın,
Gökten bir alev bağrımı dağlar, neme yetmez?
Kestimse ümîd artık ezelden ve ebedten;
Bir eski rübâb ömrümü bağlar, neme yetmez?
Bir çölde biten dal gibi ıssızsa da rûhum,
Dost âleminin ettiği kem söz neme yetmez?
Vardır anacak bir gün olup ismimi elbet,
Bir servinin altında dolan göz neme yetmez?
Dağlar neme yetmez, bağlar neme yetmez?
Bir kuş ki benim derdime ağlar, neme yetmez?
Şükûfe Nihal Başar hanımefendinin ruhu şad olsun. Ağustos sen ne güzel bir aysın.