Ağaç Değildik Ama Eğildik

Benim de aralarında bulunduğum nesil, okula giderken gömleğin üstüne süveter giyer, kravat bağlardı. Erkekler süveteri pantolonun içine sokar, kemerle pantolonu adeta boğmaya çalışırdı. Bu giyim tarzıyla genç değil, 1970’li yılların memur emeklisine benzerdik. Hepimiz öyleydik.

Bize mütevazılık diye başımız önde, kambur gibi yürümek öğretildi. Bu yürüyüş şeklimi değiştiremedim. Bir doktor arkadaşım vardı. Yürüyüşüm dikkatini çekmiş. “Sen de kemik erimesi olabilir. Bir kemik ölçümü yaptırırsan iyi olur, erken önlem alınır” dedi.

Kırk yaşlarındaydım. “Kemik erimesi daha ileri yaşlarda ortaya çıkmaz mı?” diye sordum. Bazen erken yaşlarda başlarmış. Kontrole gitmem benim için iyi olurmuş.

Doktor buldu, muayene oldum, kemik ölçümü yaptırdım. Doktor sonuçları kontrol ettikten sonra, kemik yoğunluğumun iyi olduğunu söyledi.

“Sizinki sadece duruş bozukluğu. Yürürken sırtınızda kambur görünümü oluşuyor. Bazı egzersizler yapar, duruşunuzu düzeltirseniz, bu görünümünüz kaybolur” dedi.

Oysa ben kendimde bir sorun olmadığını biliyordum. 12 yaşında İmam Hatip’e başladım. Burada, başımız önde, sağa sola bakmadan yürümemiz gerektiği konusunda sürekli uyarılırdık.

Cuma namazına topluca götürülürdük. Çoğunlukla aynı öğretmen nezaret ederdi. Karaman’ın, adını ve şöhretini (!) çok iyi bildiği bir öğretmendi. Şöhreti dayakçılığından geliyordu. Karaman, Milli Eğitim tarihinde onun kadar acımasız, gaddarca dayak atan birini bir daha görmemiştir.

Dayakçı öğretmen, öğrenciyi sadece sınıfta değil, koridorda, lavaboda, kütüphanede, mescitte, nerede kafasına eserse orada döverdi.

Cuma namazına götürürken de elinden sopasını bırakmazdı. Grup halinde yürüyen öğrencinin cadde ortasında bazen kafasına, bazen sırtına, bazen bacaklarına sertçe sopa inerdi.

Dayağın sebebi, başını kaldırmaktı. Yani bir evin penceresine, yoldan geçen bir kadına baktığına kanaat getirmesi olabilirdi. Ya da yanındaki arkadaşla konuşmak, gülmek ve daha başka yüzlerce sebep…

Sopa varsa, dayak kaçınılmaz. Ünlü Rus yazar Anton Çehov’un, “Eğer tiyatroda ilk sahnede duvarda bir silah asılıysa, oyunun sonunda o silah mutlaka patlar” sözünün örneğini milyonlarca kez yaşadık. Tiyatro değil, gerçekti.

Başımızı öne eğip, gözümüzü ayakkabımızın ucundan ayırmayacaktık, dimdik yürüyerek, kibirli görünmeyecektik. Hem ergenliğe yeni giriyorduk hem bastonlu yaşlılar gibi yürümemiz isteniyordu. Buna ve başka isteklere karşı çıkan arkadaşlar, okula erken veda ettiler.

Ağaç yaşken doğrulur. Ama bizi yaşken eğdiler. Doğru olmamızı sağlamak için çareyi bunda buldular. Eğilenden çok kırılanımız oldu. Yürekleri sızlamadı. Bunca yıl geçti. Vicdan azabı yaşadıklarını da sanmam.

Doktor arkadaşa bunu anlattım. Ben ağaç yaşken eğilir diye inanan üç beş kişinin fiziksel veya sözlü şiddeti yüzünden kambur yürüyenlerdendim. Dönem arkadaşlarım da benim gibiydi.

Gerçekten ağaç yaşken eğilirmiş. Beni ve yaşıtlarımı eğdiler. Kemik erimesinden değil, uslu ve terbiyeli çocuk olalım diye emek verdiler (!) O dayakçıların, terbiyecilerin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum (!)

Süveter giymek ve süveterin pantolonun içine sokulması bir modaydı. Moda denilen olgu gelip geçicidir, dönemseldir. Giyim tarzımızı değiştirmekte hiç zorlanmadık. Şimdi yetmiş yaşındaki emekli imam bile blue jean giyiyor. Kılık kıyafet ruhumuzu zedelemedi. Eski fotoğraflarda bir nostalji olarak karşımıza çıkınca gülümsetebiliyor.

65 yaşıma girdiğim ay bir kez daha kemik ölçümü yaptırdım. Doktor, sonuçlara baktıktan sonra, “Her şey normal. Beş yıl sonra gelin. Bir daha ölçüm yaptırmanıza gerek yok” dedi.

Çin’de lotus ayak olarak adlandırılan bir gelenek varmış. Dönemin güzellik anlayışı gereği kız çocuklarının ayakları büyümesin, küçük kalsın diye beş yaşına bastıklarında korkunç bir işlem uygulanırmış.

Kız çocuklarının parmak kemikleri kırılır, sonra da ayakları sıkı şekilde tahta kalıba veya dar bir ayakkabıya alınırmış. Böylece kızların ayakları üçgen şeklini alır ve büyümezmiş. Ayak deforme olduğu için kadın yürümekte zorlanırmış, ne gam…

Kadın, ayağı ne kadar küçükse o kadar güzel kabul edilirmiş. Bu uygulama yasaklanmış. Bir Çinli edebiyatçının kitabını okumuştum. Bu konuyu işliyordu. Çok etkilenmiştim. Yazarın ve kitabın adını hatırlamıyorum.

İnsanoğlu nelerle karşılaşıyor. Bedenlerimize şekil verme cüreti gösterip bunu başaranlar olmuş. Bizim dayakçı terbiyeciler Çin’de tahta kalıp uygulamasından haberdar olsalardı, mutlaka denemeye kalkarlardı. Allah’tan cahildiler, çok şey bilmezlerdi ve en çok dünyadan haberleri yoktu.

Şimdi farklı mı? Bedenlerini kurtaranlar, zihinsel kalıba sokulmuyor mu? Manevi kamburluktan, fikri tutsaklıktan, fanatiklikten herkes iki büklüm. Sadece görmüyoruz. Ceremesini manevi yönden çekiyoruz. İç dünyamız sızlıyor ve kanıyor.

Ağaç yaşken eğilir ve her insan evladını birileri eğmeyi başarıyor. Oysa insanın eğileceği tek yer Allah’ın huzurudur. Onun dışında dik durmak lazımdır.

Ağaç yaşken doğrulur. Şimdiki gençler bize göre şanslı. Ne emekli memura benzer kıyafet giymek, ne boynu bükük olmak zorundalar.

Onların karşısına da çıkıyordur, eğip bükme, kırıp dökme ve dayak atarak terbiye etmeye çalışan öğretmen müsveddeleri. Ama onlar pabuç bırakanlardan değiller. Ne mutlu ki öyleler.

Başı önde, gözler ayakkabının burnunda ve omuzları düşük bir genç görsem, mazideki günlerime geri dönerim ve bizi kendi çapsızlıklarına kurban ederek, eğmeye çalışanlara bedduada bulunurum.

Son Söz: Canlılar sevgiyle yaklaşanı da, canını yakanı da unutmaz. Sadece insan değil, mahlukatın her türü. Eğmeyiniz, eğilmeyiniz, bedeli ne olursa olsun, dik durmanın mücadelesini veriniz. İnsan onuru bunu gerektirir.

Not: Aksaray’daki orta okul öğrencisini koridorda döven öğretmen haberlerini izlerken aklıma gelen düşünceler bunlardı. Bir cemaate ait yurt-evde kalan Tıp Fakültesi öğrencisi Enes Kara’nın intiharını duyunca bu düşünceleri yazmak elzem oldu.