Bugün, 21 Ocak Pazar. Karlı bir güne uyandım. Başkente yeni yılın ilk karı yağıyor. ODTÜ ormanları karşımda ve ince ince yağan kardan zor seçiliyor. Şükür diyorum, “Nihayet kar geldi. Üç gündür süren yağmurun üstüne bal kaymak gibi oldu.”
Kar kesintisiz yağıyor, hava yumuşak olduğu için yere düşer düşmez eriyor. “Kelebek ömürlü kar olursa böyle olur” diye düşünüyorum. Bir kar tanesinin kaç dakikada yere düştüğünü biliyor musunuz? Ben de bilmiyordum, merak ettim, yanıtını buldum: 16 dakika. Penceremden seyrettiğim güzelliği oluşturan her bir kar tanesi sadece 16 dakika yaşıyor. Sonra suya dönüşüyor, toprağa karışıyor.
“Çok korkuyorum Eşkıya! Beni bırakma… Çok korkuyorum! Çok…”
“Korkma! Sadece toprağa gideceksin. Sonra toprak olacaksın. Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin. Oradan özüne ulaşacaksın. Çiçeğin özüne bir arı konacak. Belki belki o arı ben olacağım.”
Hatırladınız, Eşkıya filminde Baran rolündeki Şener Şen böyle söylüyordu. Kar taneleri, kar gibi ömürlerini 16 dakikada tamamlayıp suya dönüşüyor ve başka bir hayat sürmek üzere toprağın derinliklerine iniyordu.
Bu duygular içindeyken bir dostun ölüm haberini aldım. Kar tanelerinin ölümünü düşünürken, bir dostun ölüm haberini almak…
Yılbaşı öncesi Karaman’daydım. Benim için uzun denilebilecek bir süre kaldım. Her günüm dolu dolu geçti. Dostlarımın büyük bölümüyle görüştüm. Görüşmek istediklerimden biri de benim ilk gençlik dönemi arkadaşlarımdan Abdullah Şener’di. Görüşemedik, çünkü yoğun bakımdaydı. Bir daha da dünya gözüyle görüşme imkânımız kalmadı. Abdullah Şener bu âleme ait defterini kapatıp ahirete göç etti. Allah rahmet eylesin.
Abdullah Şener yaşıtımdı, imam hatipte aynı sınıfta okuduk. O babasının işini devraldı, hububat alım satımıyla ticarete atıldı. Başarılı bir iş hayatı oldu. Bir süre iş yerini Mersin’e taşıdı. O dönemde Mersin’de buluştuk ve hatırladığım kadarıyla lagos yedik.
Abdullah Şener, içine dönüktü. İnsan seçerdi, mesafeliydi. Kalbi temiz, art niyetsizdi. Kötülükten uzaktı. Mütebessimdi. Boyu 180’den uzundu. Yakışıklıydı, bakımlı ve özenliydi. Her vakit şıktı. Kendine özgü bir tarzı vardı. Ayakkabıları ışıl ışıl parlardı.
Fotoğraftakiler: Oturanlar (soldan sağa) Sebahattin Işık, Ahmet Çelik, Sami Apaydın (rahmetli) Ayaktakiler (soldan sağa) Süleyman Küçüker (rahmetli), Fen Kuru Temizleme Hacı Abdullah Şener (rahmetli), Abdullah Şener (rahmetli)
Yüz yüze son görüşmemiz pandemi öncesiydi. Yüzünün ışıltısı gitmiş, soluk birine dönüşmüş haldeydi. Ciddi bir ameliyat geçirmiş. İşlerini tasfiye etmiş. Tebessümü aynen duruyordu. Karşılaşmaktan ikimiz de hoşnuttuk. Sonra kızının yanına galiba Bilecik’e gitti. Telefonla görüşüyorduk. Yürüyemediğini söylüyordu. Sonra durumu ağırlaşmış, Karaman’da hastaneye kaldırmışlar. Ben Karaman’da iken yoğun bakıma almışlar.
Abdullah Şener, Karaman’ın gurmesiydi. Her şeyi yemezdi. Temiz mekânları tercih ederdi.
Sigaraya erken yaşta başladı. Pahalı Amerikan sigarası içerdi.
Cömertti.
İnsancıldı.
Titizdi.
Her yerde oturmazdı.
Herkesle konuşmazdı.
Nezaketliydi.
İnançlıydı.
Abdullah’ın dünyalık özelliklerinden hatırladıklarım bunlar. Bazı acı olaylar da yaşamış. Hepsinin üstesinden gelmiş, sabretmiş. Dünya ömrü 68 yılmış. Ha kar için 16 dakika ha insanoğlu için 68 yıl.
Bu dünya ölümlü. Her nefis mutlaka ölümü tadacak. Yeter ki, küflü, bozuk ve kokuşmuş hatıralarımızı beraberimizde ahiret azığı olarak götürmeyelim. Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.
Mazi, yaşam ipinin hafızamıza dolanan düğümleri, dünden bugüne bizimle gelen imiş. Mazi, yeniden kurgulayıp, cilalayıp, dönüştürüp hatıra diye inandıklarımızmış. Abdullah Şener’i anlatmaya çalışırken, maziye gittim. Mazinin derinliklerinden bulup çıkardıklarım bunlardan ibaret.
Mazi, biten, bitmiş, geçmiş, geride kalmış, yaşanıp bitmiş demekmiş. Arapçadan almışız ve imza ile aynı kökten geliyormuş. Biten işe nokta koymak gibi. Mazinin noktası ölümmüş. Ne zaman öldük, mazimizle birlikte gömülüyoruz.
Dostumun mekânı cennet olsun. Ailesine, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.
Kar devam ediyor. Galiba tutacak. Çatılar ve ormandaki karaçamlar, sarıçamlar, Toros sedirleri, yabani bademler, ahlatlar, alıçlar, mahlepler, kuşburnu, yabani sarı güller, meşeler, gevenler, envai çeşit çalı ve patlangaçlar beyaza bürünmeye başladı.
Yağmuru da karı da severim. Ama kar sevgim bir başkadır. Kardan korkanlar da varmış. Kar korkusu “Sinofobi” olarak adlandırılıyormuş ve psikolojik bir rahatsızlıkmış. Çocuklukta karla ilgili bir travmaya bağlı olabileceği gibi, ortada hiç kar yokken veya tek tük kar dökülmeye başlarken bile karda gömülü kalma korkusundan kaynaklı olabilirmiş. Böyle bir dostum var. Anlattığında hayretler içinde kalmıştım.
“Kar beyazı” gibi lâfını sık kullansak da kar aslında beyaz değilmiş. Şeffafmış. Ancak karın yüzeyi ışığı farklı yönlere yansıtıp renk spektrumunu dağıtarak beyaz görünmesine neden olurmuş.
Geldim, yaşadım, kimsenin hakkını yemedim, kalp kırmadım, gönül yıkmadım, borç takmadım diyerek, bedenimizin esaretinden kurtulup gitmekten güzel şey var mı?
Cem Adrian’la veda edelim. Bu karlı pazarı ısıtacak bir şarkı.
AHMET TEK