Karaman’ın En Cömert İnsanını Hatırlamak

O Bir Çınardı, Yaratılışında Gölgesini ve Serinliğini Esirgememek Vardı.
Hal ve Hareketleriyle Şeffaftı, Eli Açıklıkta Tam Bir Kara Kutuydu.

Bugün size Karaman’ın en cömert insanını hatırlatmak istiyorum. Biliyorum ki o unutulmuş değildir. Bir yazı okudum, kendimi bu makaleyi yazmaya sorumlu hissettim. Yazım bir hayli uzun oldu, kısaltmaya elim varmadı. Affınızı dilerim.

Sizce zenginlik nedir? Kişi ne zaman zengin olur? Kime, neye göre zengin deriz? Zenginliğin bir sınırı var mıdır? Her zengin aynı zamanda cömert midir? Zenginleri nasıl bilirsiniz, cömert mi, cimri mi? Zengin, zenginliğiyle nasıl başa çıkar? Bunları hiç düşündünüz mü?

Dünyada en çok sahnelenen ve birçok kez filmi de çekilen Damdaki Kemancı müzikalinin Sütçü Tevye’sinin “Ah Bir Zengin Olsam” diyerek söylediği şarkıyı dua olarak tekrarlayan milyonlar olmuştur. Zenginlik arzu edilen bir durumdur.

Yoksulluk kötüdür, başa beladır. Karacaoğlan’ın “Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm” türküsünü duymayan var mıdır? Yoksulluk yamandır, ölüm gibidir, çaresiz bırakır. Yoksullukla mücadele, sosyal yardımlar, istihdam ve yatırım yoksulluğa karşı açılan savaşın ekonomi bilimi tarafından kullanılan kavramlarıdır.

Karaman Gazeteciler Cemiyetinin yeni Başkanı K. Önder Demirkollu’nun Karaman Gündem’deki yazısını okurken aklımdan geçen düşünceler ve zihnimi kurcalayan sorular özetle böyleydi.

Önder Demirkollu, dört yıl önce tanık olduğu bir sırrı ifşa etmiş. Bir gazetecinin bir bilgiyi, haber niteliği olan bir güzel olayı dört yıl kendinde hapsetmesi hiç kolay iş değildir.

Demirkollu, bir gün vakit namazı için Aktekke’ye gider. Camiye yaklaşınca gördüğü manzara karşısında şoke olur. Kendi ifadesiyle hislerini ifade edemeyeceği bir şaşkınlık içerisine düşmüştür. Demirkollu, olayı şöyle anlatır:

Bu nasıl olur diye de içimden geçirmiyor değildim. Ne oluyor, neler oluyor burada? Aktekke Camii’nin içerisinde her gün alışa geldiğimiz görüntünün bozulması da beni fena etkilemişti. Caminin içerisinde bulunan Mevlana Hazretlerinin akrabaları, Çelebi Ailesi’nin sandukalarının tamamı dışarıya çıkartılmıştı. Yıllardır çoğu insanın denk gelemeyeceği, göremeyeceği bir durum. Buna kimler, kaç kişi şahit olabilirdi ki?

Merakla hemen içeriye girdim. Baktım, gözlemledim etrafı. Tabi ki durum hemen anlaşıldı. Caminin tüm halıları yenileri ve daha güzelleriyle yenileniyordu. İçime bir ferahlık, rahatlama aksediverdi. Tabi gazetecilik merakı ile o anları hemen fotoğrafladım. Bununla da işimiz, merakımız biter mi? Bu fotoğrafları ve bu hayrı yapanla birlikte haber yapmamak olmazdı. Hemen araştırmaya, soruşturmaya başladım. Kimse bir şey demiyor, söylemiyor? Kim ki bu hayırsever? Niye haber yapılmasını istemez ki?

Tabi bu merakımı gidermezsem olmazdı ve neticede hayırsever kişinin ismini öğrendim. Öğrendim öğrenmesine de ne var ki bunu bana söyleyen kişi başta haber yapılmaması ve isminin de hiçbir yerde geçmemesi şartıyla açıklamıştı. O gün bu gündür hep bu haberi ve yardımseveri haberleştirememek içimde uhde kalmıştı. Devlet sırrı değildi tabi ki. Şimdi yıllar sonra bu ismi açıklamak beni mutlu edecek. Öyle bir insan ki yanlış anlaşılır düsturu, mahcupluğu ve kişiliği ile bütün Karaman’ın tanıdığı birisiydi. Bir elin verdiğini öteki el görmemeliydi. Aslında bu şehir ve insanları bu büyüğümüzün eserlerini her gün her yerde görüyor. İsmini yazmadan bile siz okuyucularımızın birçoğu bu hayırseveri tahmin edebilmiştir.”

Ben tahminde gecikmedim. Yazının henüz ilk cümlelerinde rahmetlinin adını söyleyiverdim. Yanılmamışım. Rahmetli ile son röportajı yapmak bana kısmet olmuştu. Cenazenin kaldırıldığı gün bu röportaj karamandan.com’da yayınlandı. Bugüne kadar en çok okunan yazım oldu.

Röportajımın başlığı “Karaman’ın Çınarı” idi. Röportaj çok uzun değildi. Koşullar böyle gerektirmişti. Rahmetli rahatsızdı ve ben sıkıntı vermekten çekinmiştim.

Baba Karaman’ın en cömert insanıysa, oğlu da şehrin en naif ve kibarıydı. Ankara‘dan Karaman‘a gelmiştim. O gün iş yerlerinde içtenlikle ve nezaketle karşılandım. Çiçeklerle çevrili, mütevazı bir odaya alındım. İlk düşüncem, babayı yormamaktı. Galiba bunda başarılı oldum. Sonra birlikte yemek yedik. Sohbet ederken gözlem imkanım da olmuştu.

O röportajda daha çok kendi değerlendirmelerim ve gözlemlerime yer vermek zorunda kaldım. Çok soru soramadığım için bundan başka çarem yoktu. İyi ki öyle olmuş. Röportajın bir bölümünde şunları yazmışım:

Karaman’da yaşayan ya da Karaman’ı bilen herkes, çınar denilince, Aktekke’nin bugün küçücük kalmış avlusundaki, devasa büyüklüğüyle çevreye gözcülük ve sözcülük eden ağacı hatırlar.

Çınarlar daha çok bir eserle, bir meydanla anılırlar.

Anadolu’da çınara ulu ağaç da denilir. Aktekke’nin ulu ağacı, huşu içinde ibadet eden müminin, camiye ezan okunmadan gelen erkenci cemaatin, mola vermek isteyen yorgunun, hastanın, gencin, yaşlının, kadının, çocuğun, sevinçlinin, hüzünlünün, ağlayanın, gülenin, garibin, zenginin huzur bulduğu cennet parçasıdır.

Ulu ağaçlar böceklerin saldırısına uğrar, acımasız hoyrat ellere maruz kalır, yıldırımlar görür, susuzluk çeker, yangın tehlikesi atlatır. Korumasızdırlar; buna rağmen uzun ömürlüdürler. Onlar, kader denilen çözümsüz bilmecenin görünmez şemsiyesinin koruması altındadırlar.

Aktekke’nin çınarının bir de insan kardeşi vardır. Binlerce kişiye çatı olmuş, aş olmuş, derman olmuş, yuva olmuş, ekmek kapısı olmuş, umut olmuş, önder olmuş bir ‘Çınar İnsan.’ Kökleri Karaman’da, dalları dünyanın dört bir yanına uzanan bir ‘Çınar İnsan.’ Bozkırda, her şeyin kurak olduğu dönemlerde kök salan, boy atan, büyüyen, hormona ihtiyaç duymayan, meyve üstüne meyve veren bir ‘Çınar İnsan.’ Ulu ağaçların, heybetli çınarların gölgesi de büyük olur; o gölgeden herkes nasiplenir.

Karaman’ın ‘Çınar İnsanı’, ‘Ulu Ağacın İkiz Kardeşi’, herkesin ‘Kel Osman’ olarak tanıdığı, sebze pazarı esnaflarından merhum Osman Babaoğlu’nun oğlu Yılmaz Babaoğlu’dur.”

Röportaj yaptığım kişi, bana göre Karaman’ın en dobra, şeffaf ve en cömerti olan Yılmaz Babaoğlu idi. Bu röportajın tamamına bu linkten ulaşabilirsiniz.

Bu dünyadan bir Yılmaz Babaoğlu geçti. Şeffaf adamdı, açık sözlü ve sözünün eriydi. İş adamıydı. Renksiz, ruhsuz, silik tiplerden değildi. Bulunduğu yerde, ses çıkarmasa bile varlığını hissettirirdi. Aurası vardı. Kuru gürültüyü sevmez, boş konuşandan hoşlanmazdı. Fabrikalar kurdu, istihdam yarattı.

Zenginliğin sınırı yoktur, ne kadar zengindi bilmiyorum. Siz zengin misiniz?” diye sormadım. Sorsam, kendine özgü gülüşüyle, önce dudakları hafif aralanır, sonra yüzünün tüm kasları harekete geçer, aydınlık dişleri açığa çıkar, gözlerinin ışıltısı artardı. Onun mütevazılık ve sevimlilik işbirliğinden doğan tebessümü karşısındakine de yansırdı. “Siz zengin misiniz?” sorusunun yanıtını böyle verirdi diye düşünüyorum.

Aslında bu sorunun yanıtını 2000’li yılların başında onun ağzından duymuştum. Gazetelerde şahsıyla ilgili çıkan bir haberden sonra telefonla beni aramış, “İşte zenginlik bu. Çocuklarıma, torunlarıma bırakacağım gerçek miras bu” diyerek teşekkür etmişti. Bu haberin yapılmasını ben istemiştim. Türkiye genelinde yürüttüğüm bir projeye Karaman‘ı da dahil etmiştim. Çalıştığım kurumun Karaman muhabiri olan Mehmet Çetin, güzel bir haber oluşturmuş, yayına verilen bu haber çok sayıda gazetede kullanılmıştı. Haberde, diktiği ağaçlara geniş yer verilmişti.

Zenginliği için söz hakkım yoktur ama cömertliğini biliyorum. Bence Karaman’ın en cömert insanı Yılmaz Babaoğlu idi. O şeffaf adam, cömertlik faslında adeta kara kutuydu. Cömertliği kimlere, nerelere uzandı bilmiyoruz. Çünkü gizli yardımlarını, kimseye duyurmadığı hayır işlerini beraberinde götürdü. Zaten oraya giderken sınır kontrolü sıkı yapılıyor. Sadece başkalarının göremeyeceği iyiliklerimizi götürmemize izin veriliyor. Dünya malı dünyada kalıyor. İyi ki kalıyor. Ya sahip olduğumuz her şeyi sırtımıza yükleyip öte tarafa götürmeye kalksaydık nice olurdu halimiz?

Giden gidiyor ve yüzeysel bakanlar geride bırakılanlardan gayrısını görmüyor. Kim giderken beraberinde ne götürüyor bilmiyoruz. Allah’ın cömert olduğu ve cömertleri sevdiğini ise biliyoruz. Hem bu alem hem Cennet bir cömertlik ikramı değil midir? Cennette ağırlanacak mutlu kullar arasında öncelik cömertlere değil midir?

Röportajda şu değerlendirmelerde bulunmuştum:

İnsan çok katmanlı bir varlıktır. Kimi özüyle, kimi sahip olduklarıyla, kimi temsil ettiği değerlerle öne çıkar. Yılmaz Babaoğlu’nda bu üç temel insan özelliğinin harman olmuş halini görürsünüz. Kendisidir, bir başkasına özenmemiştir, haset etmemiştir, kötülük düşünmemiştir. Özü, sözü birdir. Şeffaftır, samimidir ve fazlasıyla dobradır. Mal, mülk, servet, evlat, eş, dost zenginidir. Bu zenginlikten kibirlenmeyendir. Lekesiz bir mazi, memleket sevdası, hak gözeten, paylaşımcı iş insanı, çocuklarını tertemiz yetiştirmeyi başarmış bir baba olması, Yılmaz Babaoğlu’nun şerefle temsil ettiği değerlerdir.

Yılmaz Babaoğlu; sözünden dönmedi, dostlarına vefasızlık yapmadı, kibirlenmedi, göze batmadı, vitrin insanı olmaktan kaçındı, karamsar olmadı, kin tutmadı, haset etmedi, güvensizlik duygusu yaşatmadı, aktif politikada yer almadı, ilkelerinden taviz vermedi, ezik olmadı, kimseye ezik muamelesi yapmadı, tembeli ve tembelliği sevmedi, bağnazlığa karşı çıktı, Karaman’dan kopmadı.

Çocuklarını çok sevdi, çocukları çok sevdi, çevresini çok sevdi, hayatı çok sevdi, işini çok sevdi, işini iyi yapanı çok sevdi, toprağı, tohumu ve ağacı çok sevdi, okulu, öğrenciyi, öğretmeni çok sevdi, kitabı, kitap okuyanı çok sevdi.

Yılmaz Babaoğlu gözü açlardan olmadı. Dolu dolu bir hayat yaşadı ve tatmin duygusunu tadan, gönlü tok insanlar safında yer aldı. Yılmaz Babaoğlu, Meral, Sema, Necati ve Seval kardeşlerin sevgili babaları, binlerce insanın ise manevi babası oldu. İstasyon ve İsmet Paşa caddelerinden yürürken herkesten tebessüm görmek, selamlanmak ve hürmet gösterilmek az şey midir? Yılmaz Babaoğlu kadar iltifat gören birisi daha var mıdır?

Evet, ne mutlu ki var. Necati Babaoğlu, babasının yerini boş bırakmadı. Cömertlik koltuğunda yine bir Babaoğlu var. Duydum ki, babasının ayak izlerinde yürüyor. Helal olsun. Cömertlik asalettir. Her bedenle uyuşmaz. Erdemdir. Çok az kişinin kısmetine düşer. Allah cömertliği, onu şerefle, onurla, haysiyetle taşıyacak sevgili kullarının kalbine yerleştirmiştir.

Sadi Şirazi “Hayatında ekmeği yenmeyen adamın adı, öIümünden sonra anıImaz.” demiştir.

Benim röportajımdan sonra Yılmaz Babaoğlu hakkında çıkan haberlerde ve konuşmalarda “Karaman’ın Çınarı” benzetmesi kullanılmaya başlandı. Bilinsin isterim ki, bu benzetme daha önce bir başka kişi tarafından herhangi bir yerde kullanılmış değildir. Benzetme bana aittir. Benim kalemimden çıkmadır. Kalemin bir sahibi var, buna yürekten inanıyorum. Yılmaz Babaoğlu’nu Aktekke’nin çınarına benzetmek benim hünerim değil, Allah’ın takdiriymiş. Benim kulağıma bir fısıldayan, kalemimi kontrol altında tutan olmuş. Sebebini böylece öğrenmiş oldum.

Yılmaz Babaoğlu, Aktekke’nin halılarını yeniletiyor, Mevlana’nın annesine, kardeşlerine ve Çelebilere hürmetinden, bunun gizli, saklı kalması için çaba gösteriyor. Bir gazeteci bu olaydan birkaç sene sonra o hassas adamla röportaj yapıyor ve bu röportaj bugün de yazılarımın yayınlandığı karamandan.com‘da çıkıyor. Nereden, nasıl çağrışım yaptığını bilmeksizin, bir ilhamla bana sunulmuş olan örnek Aktekke’nin çınarı ile Hz. Mevlana’nın sözleri oluyor. Tesadüf mü dersiniz? Ben kâinatta tesadüfün olmayacağına inananlardanım. Bir yüce irade varken, tesadüf diye bir hiçliğin ve boşluğun peşine takılmam. Allah’ın takdirinden öte her şey aldatmaca olmalı diye inarırım.

Karaman’ın en cömert kişisini hayırla yad ettik. Cömertliğini mahcubiyetle gizlemeye gayret eden bir güzel insanı hatırladık. Cömertlik, ölümden sonra yeşeren bir ağaç gibiymiş. Gölgesi sahibinin üzerine düşen ve meyvesinden sadece sahibinin yararlanabildiği özel bir ağaçmış…

Lokmamız helaldir yiyene, kapımız açıktır girene sözlerinin doğduğu bu şehrin cömert insanlarına selam olsun. Birkaç kişi de olsalar iyi ki varlar. Ben bazılarını biliyorum. Kimsenin kimseyi övmediği, büyük çoğunluğun teşekkürü bilmediği bir şehirde cömert olarak anılmak olağanüstü bir durumdur. Allah’ın lütfudur, keremidir. Birçok kültürde olduğu gibi İslam’da da insanlara teşekkür, şükrün parçasıdır. Bu anlayış, “insanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmez” diye ifade edilmiş.

Cömert insanlarımızın ölenlerini hayırla yad edelim, hayatta olanlara saygı ve hürmetimizi göstermekten çekinmeyelim. Nezaketin olmadığı yere yağcılık ve yalakalık yerleşir. Hürmet, saygı, takdir, tebrik nezaketin dört unsurudur. Gönülden doğar, dil ve hal ile hayatta kalır. Allah, cömert insanlarımızı çapsızlardan, iki yüzlülerden, yalancılardan, çakma tilkilerden ve menfaat şebekelerinin kurnaz farelerinden ve onların çirkinliklerinden korusun.

Batıda “yaşanılmış hayat değerlendirmeleri” diye Türkçeye çevirebileceğimiz obituary” olarak adlandırılan yazı türü vardır. Türk basınında kendine yer bulamamıştır. İslam kültüründeki “ölülerinizi hayırla yad edin” sözünün edebiyat alanındaki uygulaması diyebiliriz. Biz ölülerimizi anılarıyla birlikte gömüyoruz. “Kalan sağlar bize yeter” diyoruz. Arkalarından iki güzel cümle yazmayı büyük bir yük gibi görüyoruz.

Kıssadan Hisse: Bir insanın cömertliğini, cimriliğini, kazanç hırsını ve yardımseverliğini o kişi varlık sahibi ise tartışabilirsiniz. Bol keseden sallayan (!) züğürt hem çenesini hem çevresini yorar. Cömertlik veya eli açıklık zenginlikle mücadeleden galip çıkmanın ilk adımıdır.

Not: Önder Demirkollu, uzun bir aradan sonra tekrar yazılarına başlamaya karar vermiş. Anlatacakları ilk makalesi gibiyse, sabırla bekleyeceğim.

AHMET TEK